TERÖRÜN ANA KAYNAĞI ABD VE "KARANLIK PRENS": MİCHAEL D'ANDREA

07 / 06 / 2017

Körfezde /Riyad’da imzalanan son şerli protokolle, İslam dünyasına karşı, İsrail ve Batının çıkarları doğrultusunda atılacak adımlara yönelik faaliyetler hızlandı.

İlk sürpriz Katar konusunda oldu. Körfez ülkelerini adeta onursuzlaştıran şartlar taşıyan bu protokole ters olduğu gerekçesiyle, Katar’ın İran’a gönderdiği bir kaç sıcak mesaj, Katar Emiri’nin sonunun Mursi gibi olacağı şeklinde Suudi Arabistan’dan bir tehdit almasına neden oldu.

Benzer bir tepki de ABD’den geldi. ABD, bu protokole imza atanların gözetim altında tutulacağını ve aksi yönde bir politika izlemelerine müsaade edilmeyeceğini duyurdu.

Ardından ABD düğmeye bastı ve şimdiye kadar Maldivler gibi alakasız bir ülke de dahil olmak üzere, yedi ülke Katar'la diplomatik ilişkilerini kesme kararı verdiğini açıkladı.

Riyad zirvesi belki de zannedildiği kadar derin stratejilere dayanmıyor. Baksanıza, ABD'nin müttefiki, Suriye' de muhalefeti destekleyen ve Suudi Arabistan ile aynı paralelde bir politika izlemesine rağmen, henüz ABD'nin bile terörist ilan etme konusunda kararsız olduğu Katar, Hamas'a olan desteğinden dolayı, böyle acımasız ve trajikomik, benzerine rastlanmayan bir muameleye tabi tutuluyor.

Anlaşılan, Katar'ı önce yalnızlaştırarak terbiye etmeyi ve Bahreyn ile aynı pozisyona getirmeyi deneyecekler.

Tüm bunlara rağmen İran ve Türkiye Katar'ı yalnız bırakmadı, bırakmamalı.

Ancak manzara hiç iç açıcı değil. Affınıza sığınarak bu benzetmeyi yapıyorum.

ABD ve İsrail' in tutum ve yorumları da gösteriyor ki, bunların düştüğü durum, kötü yolu tercih edenlerin, kendi aralarında kavga etmesine ve çevredekilerin de seyirci olmaya bile istekli olmadığı bir manzarayı andırıyor...

Bu protokol bağlamda, dış operasyonlara sağlanan bütçe artırımı ve daha bir dizi örtülü operasyon ve müdahale hazırlığı devam etmekte. Bunlardan biri de ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı'nın, Michael D'Andrea'yı İran operasyonları müdürü olarak görevlendirmesi.

Senaryoyu daha iyi anlamak ve açıktan yürütülen kirli/terörist faaliyetlerin anlaşılması için bu yeni atamanın ve atananın mahiyeti önem arz eder.

New York Times gazetesi, CIA tarafından bu göreve atanan Michael D'Andrea 'yi "karanlık prens" olarak tanıtmakta. Bu lakap kendisine, El-Kaide eski lideri Usame Bin Ladin'i yakalama operasyonunu ve yüzlerce sivilin ölmesine neden olan Amerikan İHA'larının saldırısını yönettiği dönemde verildi.

D'Andrea'nın, CIA İran masası müdürü olarak atanması, Trump'ın İran'a karşı katı tutumunun ve seçim propagandalarındaki vaatlerini uygulama çabalarının önemli bir göstergesi olarak yorumlanıyor .

Yeni CIA başkanı Mike Pompeo'un döneminde teşkilatta gizli operasyon ve casusluk faaliyetlerinin öneminin arttığı kaydedilen haberden de anlaşılacağı üzere, İran ve bölge halklarına yönelik bir dizi terörist/ sansasyonel faaliyet kapıda.

İran içinde etnik, mezhebi veya daha farklı kışkırtmalar ya da barışçıl ve sivil görünümlü sosyal olaylarla bazı süreçler başlatmak şeklinde olabilecek faaliyetler denenecektir.

İran'a yönelik operasyonların İran'la sınırlı kalmayacağı, aynı kapsama girmiyor gözükse de aynı hedefe yönelik olarak, bölge ülkeleri ve halklarına yönelik de benzer faaliyetler içereceği unutulmamalıdır.

Bu konuda Türkiye ve İran'ın Şii-Sünni, laik-anti laik veya farklı başlıklar altında karşı karşıya getirilerek, Türkiye'nin uzak durmaya çalıştığı Riyad Protokolüne yaklaştırılması için çeşitli baskılar, örtülü operasyonlar, şantajlar denenecektir.

Bu yönde operasyonların başladığı ve hatta devam ettiğini söylemek mümkün. Bu bağlamda geçen hafta, PJAK'ın İran askerlerine yaptığı saldırıdan, İran'ın Türkiye'yi sorumlu tutması ve Türkiye'nin bu suçlama karşısında sessizliğini koruması düşündürücü ve endişe vericidir.

Türkiye'nin, kürsel egemenlerin baskılarına boyun eğmemesi ve kendisine zararlı olacak oyunlara gelmemesi umulur.

NY Times'a bilgi veren bir kaynağın, D'Andrea'nın, Trump hükümetinin İran politikalarını belirleyen kişi olduğunu öne sürmesi ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir husus.

CIA Başkanı Mike Pompeo, kendisiyle aynı gazetede yapılan bir röportajda, kendisine yöneltilen, 'D'Andrea'nın atanması İran'a karşı kışkırtıcı bir yöneliş olduğunu mu göstermektedir' şeklindeki soruya: "Bunun yanlış olduğunu düşünmüyorum" şeklinde verdiği cevabı, önümüzdeki dönemin bölge ülkeleri için zor olacağı ve ABD'nin terörist faaliyetlerinin artacağının açık bir itirafı olarak yorumlamak mümkün.

11 Eylül 2001'de yaşanan ikiz kulelere yönelik saldırı sonrasında olayın sorumlularına karşı CIA tarafından başlatılan geniş çaplı tutuklama ve işkence operasyonlarında önemli rol oynayan D'Andrea, 2006 yılında CIA terörizmle mücadele biriminin başkanlığına getirilmiş ve 9 yıl bu görevde kaldıktan sonra yerine Robert Grenier getirilmişti.

2003 yılı Irak savaşı sırasında Bağdat'taki en kıdemli CIA subayı olan D'Andrea’nın, 2008 yılında suikastla öldürülen Lübnan Hizbullah Lideri İmad Muğniye'nin Şam'da suikasta uğramasını sağlayan kişi olduğu da aynı gazetede yer almakta. D'Andrea’nın “Ayetullah Mike” adıyla yönettiği bu terörist eylem, terörist İsrail istihbarat teşkilatı MOSSAD ile organize edilen bir suikasttı ve bu hukuksuz operasyonda, Şam'da bomba yüklü bir aracın patlatılmasıyla Muğniye'nin hayatına son verilmişti.

Tüm bunlar, göz önünde ve açıkça cereyan ettiği halde, hala küresel terör odaklarının ne yapmak istediklerini anlamaktan, yaptıkları uyduruk anlaşmalarla ümmetin sermayesini peşkeş çekmelerinin nedenini, Yemen’de kolera salgının boyutlarını, çocukların neden açlıktan öldüğünü, Filistin’de kız çocuklarının neden hergün sokak ortasında kurşunlandığını, Suriye Savaşının asıl nedenini, Türk-Kürt, Alevi- Sünni, Şii-Sünni çatışmalarının /sorunlarının suni olduğunu, Kürtlerin küresel güçler tarafından tehlikeli bir maceraya itilmek istendiğini, oysa Kürtlerin de bu coğrafyanın, bu ümmetin mazlum mensupları olduğunu, bu yönde politikalar geliştirilmesinin zorunlu olduğunu, ırkçılığın, milliyetçiliğin, Osmanlıcılığın, "medeniyeti biz kuracağız" tarzındaki bölgesel rekabet içerikli milli çıkışların zamanı olmadığını, Arap baharı denen projenin ne olduğunu, Büyük Ortadoğu projesinin aslında Büyük İsrail Projesini olduğunu -bunu artık açıkça itiraf ettikleri ve gizlemedikleri halde- anlamaktan sorgulamaktan uzak olanların mevcudu azımsanmayacak boyutta.

Ve tüm bu olumsuzluklardan, bölgesel birliktelikle çıkılabileceği gerçeğini, bu birlikteliği erteledikçe kan kaybı yaşandığı, tek çarenin, büyük güçlerin bölgeden uzaklaştırılmasına yönelik bölgesel ittifaklar olduğu gerçeği açık seçik ortada durmaktadır.

Oysa bölge ülkelerinin, tam tersine, bu güçlerin bölgemize, evimize daha da sokulmaları ve bizleri tamamen teslim almaları yönünde ittifaklarına şahit olmaktayız.

Bu ittifakların, bölgeyi kurtaramayacağını, masada menü olmaya iteceği gerçeğini zaman kaybetmeden görmeliyiz. Bu tür çürük ittifakların (Riyad'da yapılan zirve) karşısında olmanın hayati önem taşıdığı gerçeğini geç olmadan fark etmek bölge ülkelerinin hayrına olacak.