Türkiye'nin Medeniyet Potansiyeli

29 / 03 / 2017

Sanayi devrimi ile başlayan kapitalist dünya sisteminin temellerini İngilizler atmıştır denebilir.

Şimdilerde diğer Avrupa ülkelerine göre sanayiye dayalı bir ekonomisi olmasa da dünya ekonomik ve siyasal kodlarını oturtan ve hala da tarihten gelen derin gücünü bu yönde kullanan bir ülke konumundadır İngiltere.

İngiliz siyasetinin bir özelliği; sessiz ve derinden gitmektir. Dün Ortadoğu'nun şekillenişinde nasıl etkin idiyseler; bugün de etkinler. İngiliz siyasetinin bu anlamda Ulus Devlet yapısını dikte etmelerine rağmen Örneğin; Arapları çok devletli bir yapıda Dizayn edip diktatörlüğü desteklemelerini, Türkiye'de ise sekülerizmi önceleyip hilafeti kaldırmak suretiyle bir yapı oluşturmuştur. Böylece bir ümmetin uyanışını ulus olmakla önlemeye çalışmıştır. Bu sistemin ve etkin olduğu coğrafya ile bağlarının kopması, kendine yabancılaşması ve kimliksizleşmesinin en önemli sigortaları Hilafetin lağvedilmesi ve laikliktir. Bunu harflerin değiştirilmesi garabetiyle perçinlemek ise ayrı bir trajediye tekabül eder.

Bu sistem, üç kıtada hükmü olan bir imparatorluğu, kolu kanadı, umudu kırılmış şekilde dar bir coğrafyada bir asır hapsedebilmeyi sağlamıştır.

Bir coğrafyanın, eyvah, biz ne yapmışız? Nasıl da böyle uyuyakalmışız? seslerini boğmaya çalışan bir haçlı saldırganlığıyla karşı karşıyayız. Ancak yeniden Osmanlıyı canlandırmak, yayılmacı bir politika izlemek, çevresinde kendinden zayıf olanlar üzerinden en azından bölgesel güç olmak şeklindeki bir politikaya gidilmesi, bu uyanışın ardından farklı bir gafletin belirtisi olur...

İngilizlerin diğer bir başarısı ise; Ortadoğu'nun kalbinde, İsrail gibi bir yapı kurmasıdır. Ortadoğu halklarının takip etmesi gereken yol ise bu sömürü zinciri halkasını tersine doğru çevirmektir.

Bu bağlamda Türkiye, Mısır ve İran büyük sorumluluğu olan havzalardır.

Emperyalistlerin bölgemizde kurduğu çarkı/düzeni tersine çevirmeden bu sorumluluktan ve esaretten kurtulmak mümkün değildir.

Bu aşamada medeniyet yarışına, ümmetin hamisi yarışına  ya da rekabetçi politikalara sapmak yerine; güç birliği yapmak gerekir. Çünkü özgür bile değilken medeniyet iddiasında bulunmak veya ülkende hala yüze yakın batı üssü varken bu tür mülahazalar komik olabilmekte...

Ama akademisyenlerin, bu konularda kafa yormaları anlaşılırdır. Oysa hayati olan, öncelikli olan esaretten kurtulmaktır. Bunun da yolu direnmektir.

Bu bağlamda, demin sözünü ettiğim üç ülkenin de, etkin olduğu üç önemli havzadan bahsedebiliriz. Bu havzaları coğrafi ve kültürel bakımdan tasnif ettiğimizde; çoğunda bu üç ülkenin ortak etkileri mevcut. Örneğin Azerbaycan'ı ele alalım. Bu ülke hem coğrafi, hem kültürel ve hatta etnik bakımdan İran ve Türkiye'nin etki alanına girmektedir. Irak ve Suriye de öyle. Bu ülkelere yönelik politikalarda rekabetçi olmak yerine; işbirliği ön planda olmalıdır. Bu ülkelerin küresel güçlerden ve İsrail'in etkisinden uzaklaştırmak, batının nüfuzunu zayıflatmak konusunda yapılabilecekler öncelikli olmalıdır.

Kürtler konusunda da, Suriye ve Irak konularında da hatta Yemen, Bahreyn gibi bölgesel ve Batı nüfuzuna direnme gibi küresel konularda sağlıklı bir ortak politika ve projeye hayır denmemelidir.

Şimdilik Çin'in Rusya'nın Hindistan'ın durumundan, yine ABD'nin Japonya'nın da dünyaya bir medeniyet önerisi/projesi sunamayacağını bir kenara bırakalım.

Kendi medeniyet kodlarımızın neler olabileceği ve dünyaya yeni bir medeniyetle daha doğrusu eski, susturulmuş kadim ve köklü medeniyet önerisiyle gelebilmek için, Ortadoğu ülkelerinin hangisi veya hangileriyle nasıl bir etkileşim içinde olmak gerektiğine; Ortadoğu'da bu medeniyet potansiyelini barındıran ülke veya toplumların hangileri olduğuna dair kısa bir fikir jimnastiği yapalım.

Elbette burada iki ülke göze çarpmakta: İran ve Türkiye. Bu iki ülkenin aynı medeniyet köklerine sahip olduklarını söylemek mümkün. Bunu, tarihi çekişmelerden ziyade, küresel konjonktürün onları getirdiği kader benzeşmesine de dayanarak söylemek mümkün.

İran, paradigmaları, uygulama noktasında; batıdan bağımsızlaşmış olması, bölgesel bir güç olması ve bölgesel siyasetinin kodlarını dünyaya deklare etmesi bakımından Türkiye'den öndedir. Türkiye ise özgürleşme sancıları yaşamaktadır. İçte ve dışta zorlu dirençlerle karşılaşmaktadır. Bu zorlu günlerde, bu iki ülkenin birbiriyle mesafeli duruşları oldukça şaşırtıcıdır.

İran, direniş ekseni diye bir doktrinle, dünya karşısına çıkmış ve bir medeniyet iddiasında bulunmaktadır. Onurlu siyasi duruşunun, tarihi, ekonomik dayanakları da mevcut. Bu doktrinin ana parametreleri: Batı sömürgeciliğine, küresel emperyalizme, onların bölgedeki unsurlarına karşı mücadeledir. O yüzden, "Körfez bizim evimiz" demekteler. İran, bu haklı politikanın yüklenicisi olduğundan sürekli ambargolara maruz kalmaktadır. Özellikle aynı kaderi, aynı bölgeyi, aynı sorunları yaşayan ülkeler de Batı'nın küresel egemenlerinin İran'a dayattığı bu ambargolara katkı sunduklarını görmek üzücüdür.

Direniş, özellikle Körfez ülkelerinin, Petrol ülkeleri ve diğer tüm Müslüman ve mazlum ülkelerin; halkımızın, bölgemizin zenginliklerini, kaynaklarını küresel egemenlere peşkeş çekmemeyi salık verir.

Batılıların gemileri, savaş gemileri Körfeze/evimize girmesinler, onlara yer/üs vermeyelim, onurumuzu zedelemeyelim tezi makul ve olumlu bir politikadır.

Direnişin, bir güçle ya da bir ülkeyle siyasi bir pratik oluşturmasının temeli din inanç değil; bu anti-emperyalist Direniş çizgisidir. Bizlerin bu çizgi karşısında mezhepsel, tarihsel, kavimsel refleksler göstermemizin nedeni, hala narkozdan çıkmamış olmaktır.

İslam Devriminden sonra, Türkiye'de hangi hükümet iş başına gelmişse; batı, hemen, o hükümete, İran' la dost olmama şartını dayatmıştır.

Direniş çizgisi deyince aklımıza, mezhep, Hizbullah İran, Yemen, Hamas gelmekte. Bu bir yanılgıdır. Direniş ekseni İran'ın aşan bir çizgidir. Direniş eksenini küreseldir: Venezuela ve Brezilya bazen eski Libya hatta Türkiye'nin de direniş eksenine uygun adımlarının olduğu zamanlar olabilmektedir. Tam tersine İran'ın direniş çizgisine aykırı politikaları da olabilmektedir. Siyasi hesap ihtimallerini saklı tutmak kaydıyla, İran'ın nükleer enerji kullanma, üretme hakkının olduğunu savunan Türkiye'nin bu tavrı hala hafızalardaki canlılığını korumaktadır.

Hatta Türkiye'nin, vesayet sistemiyle mücadelesi, Avrupa ve ABD ile cebelleşmesi direniş çizgisinin ruhuna uygun politikalardır. Batıya bağımlılığı azaltan tüm politikalar bu ruha uygunluk arz eder. Kısacası direniş; adalet ve özgürlük arayışı ve çabasıdır.

Dolayısıyla, küresel hegemonyaya karşı bir politika olduğu için değerli olan bu çizgi umut verici ve meşru bir paradigma içerir. İran veya başka bir ülke, bu politikayı izlediği için kınanamayacağı gibi; İran da dahil buna ters politikalar izlenmesi eleştirilebilir.

Erbakan Hoca'nın küresel ekonomik dengelerin dışında, onların etkilerinden kurtulmayı hedefleyen havuz sistemi ve D8 projeleri de direniş çizgisine uygun politikalardı. batı, buna müsaade etmedi. Yine Erbakan Hoca'nın Ağır Sanayi Hamlesi politikası da aynı kapsama girmektedir.

Direniş çizgisi evrenseldir. Direniş çizgisini yok etmeye çalışan ve bu çizginin yeni bir medeniyet iddiasını boğmaya çalışan, küresel emperyalizmin unsurlarıdır. Direniş çizgisinin herhangi bir dine, bölgeye, mezhebe; herhangi bir kavme veya başka bir sınırlamaya tabii tutmak; onun evrenselliğine haksızlıktır.

Mısır, batının orta vade de rahat bırakmayacağı bir pozisyonda.

Tüm bu olasılıklara rağmen, İran ve direniş ekseninin çabaları ve İran'ın barındırdığı yeni bir medeniyet potansiyeline rağmen; bu yeniden var oluşun diğer ayağının Türkiye olduğu, olması gerektiği; bu medeniyet algısının İransız ve Türkiyesiz eksik kalacağı gerçeği unutulmamalıdır.