Yanlışlar ve Doğrular 3

14 / 01 / 2017

İsrail ve diğer ülkelerin yaptığı zulümler görmezden gelinmiş, Suudi hanedanının Yemen katliamlarına sessiz kalınmış, İsrail’le yeniden ilişkiler başlatılmıştır. Bu ilişkilerin başlaması, Azerbaycan’ın da İsrail’le ilişki kurmasına bahane olmuştur.

İsrail ve diğer haydut ülkelerle ilişkiler geliştirilirken din, mezhep ve hatta meşruiyet aranmazken; İran’la ilişkiler söz konusu edildiğinde, mezhebin ön plana alınması, üzerinde akıl ve vicdan sahiplerinin düşünmesi/tefekkür etmesi gereken bir husus olarak ortada durmaktadır. Bu yaklaşım, Türkiye’nin aleyhinedir. CIA’ nın açıkça Şii-Sünni çatışması çıkarmak istediğini beyan etmesin de bunu anlamak mümkün.

Irak’ta Saddam’a, Libya’da Kaddafi’ye zalim derken; ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail yöneticilerine zalim dememek, kimi çevrelerin yaptığı yanlışlardandı.

Bu savaşın dikkat çekici bir yönü de, savaşın ilk yıllarından başlayarak halkı mülteci/sığınmacı durumuna sokarak ülkenin planlı bir şekilde boşaltılması olmuştur. Bu, savaşın etkisiyle orantısız büyük tahliyeye ev sahipliği yapan ülkelerin başında Türkiye’nin yer alması ilginçtir ve insani sebeplerin dışında hedefler taşıdığı, İsrail’in bölge ile ilgili planları başta olmak üzere bazı demografik ve stratejik niyetler ihtiva ettiği muhtemeldir. Zira Türkiye’nin birkaç yıl önce/savaş başlamadan önce, Oktawa Sözleşmesi gereği, Suriye sınırındaki mayınlı alanları temizleyerek orada tarım yapmaya karar verdiğini; İsrail’in, ısrarla oraları istemesi üzerine ise oluşan kamuoyu baskısına dayanamayarak, mayın temizleme işinden vazgeçtiğini hatırlatmak isterim.

Yine, Türkiye’ye sığınanları, gerek Türkiye’ye, gerekse de kendilerine yararlı olabilecek şekilde tasnif etme ve değerlendirmeyi başaramamış, çeşitli şekillerde (emek sömürüsü, ucuz çalıştırma, yüksek kira, çocuk işçiler, kadın ticareti…) sömürülmelerine tam manasıyla engel olamamıştır. Ancak, genel anlamda, insani yaklaşım ve fedakarlık bakımından, istisnalar hariç, özellikle halkın, sığınmacılara yaklaşımının takdire şayan olduğunu belirtmeden de geçmemeli.

Büyük Ortadoğu projesi gereği, Irak ve Libya işgallerine destek vermek, Suriye'nin boşaltılmasına razı olmak ve destek vermek yanlıştı. Suriye halkının boşaltılmasına engel olmaya çalışmamak, -arzu edilmemiş olsa da- onları batıya salmamak, kirli güçlerin Suriye’deki işlerinin kolaylaşması, ölüm ve yıkımların çoğalması ve devam etmesiyle sonuçlanmıştır.

Suriye’de savaşın, Irak’taki gibi ayrışmalarla sonuçlandırılma ihtimali belirmiştir. Irak; Sünniler, Şiiler ve Kürtler şeklinde parçalanmak istenirken; Suriye; Sünniler, Nusayriler ve Kürtler şeklinde bir bölünme ile karşı karşıyadır. İlginç olan diğer husus ise; Kürtler dışındakiler Sünni, Şii gibi kimliklerle tanımlanırken, Kürtler' in ise Sünni ya da Şii diye değil; Kürtler olarak değerlendirilmesidir. Türkiye’de ise: Türkler, Kürtler ve aleviler şeklinde bir sınıflandırma yapılmaktadır.

Bu bakımdan, kendimize dair isimlendirme, ayrışma veya birleşme kararlarını kendimiz almalı, ayrışmayı değil; birleşmeyi seçmeliyiz. Bunun tek yolu, adil bir düzen kurarak, ulusçu devlet yapılanmasından uzaklaşmaktır…

Suriye’de, Rusya’nın da, ABD’nin de, İsrail’in çıkarlarına zarar verme gibi niyetleri yoktur.

Küresel güçler için, Suriye, Irak, İran ve Türkiye’nin birbirinden farkı yoktur. Sırası geldiğinde Türkiye de aynı saldırı ve savaşlara maruz kalacaktır/kalmaktadır. Bunu 15 Temmuz işgal girişimiyle zaten başlattılar. Bu bakımdan Türkiye, geç olmadan, küresel güçlerle değil; işgal edilmek için sıraya konmuş ülkelerle kenetlenmeye yönelik bir çaba içinde olmalı ve onlarla aynı safta yer almalıdır. Yani sloganını şu şekilde değiştirebilir: İsrail bizim dostumuz değil, İsrail dostları da dostumuz değil; Suriye, İran ve diğer anti emperyalist ülkeler ve yapılar da düşmanımız değil. Komşularımız, iç işlerini kendileri çözmeli, çözemezlerse bölge ülkeleri onlara yardım etmeli ama ne olursa olsun, küresel güçler, bölgemizde dizayn edici saldırılar ve müdahalelerde bulunmamalıdır. Bu müdahaleleri önlemek için bölge ülkelerinin birlik içinde ortak direnme göstermeleri temel ilkedir… Zaten bu yöne doğru bir gidiş de başlamış gibi görünmektedir.

Küresel güçlerle işbirliği, onların bölge ülkeleriyle ilgili niyetlerini değiştirmeyecektir. Gerek ülke olarak gerekse bölgesel kurtuluşumuzun yolu; Türkiye, İran, Mısır, Irak, Suriye, Lübnan, Azerbaycan ve diğer bölge ülkeleriyle ortak bir geleceğin temellerini atmaktır.

Suriye iç savaşına her türlü destek yanlıştır. Esat ne kadar zalim olursa olsun, asla ona karşı mücadele eden kirli ve küresel güçlerin siyasetçi ve yöneticileri kadar zalim olamaz ve bunların da Suriye’deki derdi, asla ve asla bir zalime karşı savaşım vermek değildir. Yine de Suriye’de adil seçimlerim yapılabileceği bir zemin sağlanmaya çalışılmalı ve kimin gideceğine halk karar vermelidir. Bugün için Türkiye, bu konuda iyi bir noktada durmaktadır.

Suriye iç savaşında, savaşan “mücahitlerin” İsrail ve ABD karşıtı olmamaları düşündürücüdür. Bu uzun savaşta, mühimmatlarının bir türlü bitmemesi de ayrıca dikkat çekicidir.

Bu tür örgütlerin ABD üssü, elçiliği bulunmayan ülkelerde eylem yapamaması da düşündürücüdür.

 Arap baharında, yüz yıldır biriken enerjiyi boşaltıp sonuçlarını yönlendiren ve çalan küresel güçler, 15 Temmuz sonuçlarını da çalmış, Kürtler’ in de, bölgenin yeniden dizaynı sürecinde, sağlıklı bir sonuç elde etmelerini engellemeye çalışmışlardır.

Kürt sorununu batının inisiyatifi ve vicdanına bırakmamalı; sorunu, adil ve barışçıl bir zeminde çözüme kavuşturmak için bölge ülkelerinin sorumluluklarını yerine getirmeleri gerekmektedir.

Sonuç olarak, geçmişte bazı yanlışlar yapıldığı, bu yanlışların ağır sonuçlarının olduğunu, bugün ise bu yanlışların çoğundan dönüldüğü söylenebilir.

Gelinen noktada, 20 Ocak 2017 tarihi, Trump'un göreve başlaması ve sonraki günlerde nasıl bir politika izleyeceğinin belirginleşmesi, Elbab sonrası yaşanacaklar, Musul ve IŞİD sonrası dönemin nasıl şekilleneceği ve ABD'nin Avrupa'ya sevk ettiği silahlarla geri dönülen soğuk savaşın ne şekle bürüneceği gibi konular konuşulacaktır muhtemelen.

Ancak, bizim için en can alıcı soru, Amerika ile savaşacak mıyız? sorusu olacaktır.