BAŞIMIZ SAĞ OLSUN’DAN BAŞINIZ SAĞ OLSUN’A

21 / 12 / 2017

Hülefa-i Raşid döneminde sonra, İslam topraklarında baş gösteren Melik-i Adud (ısıran ve ısırıcı melikler) dönemi;İslam âlemi için, karanlık günlerin ve bitmek tükenmek bilmeyen ayrışmaların başladığı bir dönemdir… Bazı durumlarda olumsuz ihtilaflar olmuş olsa da, buna rağmen hemen her dönemde; Hilafet bayrağının altında yaşayan herkesim’ den insanın, Müslüman veya gayri Müslim’in,  hayatlarından memnun bir şeklide yaşadıklarıve herkesin din, can, mal, nesil ve akıl emniyetlerinin korunduğubilinen bir gerçektir. Zira o dönemlerde, güçlünün haklı olduğu değil; haklı olanın güçlü olduğu parlak bir dönemdi. İslam coğrafyasının geniş olmasına rağmen, Müslümanlar bağlı bulundukları Hilafet makamına karşı son derece hürmetkâr ve Halifelerininher meşru fermanına bağlı idiler… Çünkü, onların inanç manzumesine göre Halife; Ümmet’in başı İslam dininin hükümlerinin de uygulayıcısıydı. Ve o insanlardan her hangi birisinin başına bir iş veya musibet gelseydi onlar; “Halifelerini kastederek: “olan olmuş ölen geri gelmez, yeter ki başımız (Halifemiz)sağ olsun diye birbirlerini teselli ederlerdi… Şimdi bizlerin taziye ziyaretlerine giderken: “Taziye sahiplerine başınız sağ olsun dediğimiz gibi?!

Bu gün,o ne şuurdaneser kaldı,ne de o şuuru taşıyan Müslüman çoğunluğu! Yaşadığımız modern dünyanın insanları olarak, bu çağın, insanlık ve Müslümanlar üzerinde olumsuz yönde iz bıraktığı etkenlere karşı ne yazık ki; birçok konuda duyarsız kaldığımızı inkâr edemeyiz… Müslüman Ümmet’in Hilafetten mahrum oldukları günden bu yana; farklı coğrafyalarda, farklı devletlerde yaşamaları; onları farklı düşüncelere, farklı mezheplere, farklı meşrep ve fikir taassubuna sevk ettiğini görmezden gelemeyiz her halde. Bu gün, Müslümanların içinde bulunduğu acı durum; bunun en açık ve net göstergesidir…

Devlet olarak, İslam dininin son bayraktarlığını Osmanlı Devletini içerden ve dışardan yıkma planları yapan batılı devletlerin maksatları; aslında Müslümanları Halifesiz bırakmaktan ve onları parçalamaktan başka bir şey değildi… Bunu bazılarımız görmezden gelsek bile, bu gerçekler ne sonucu değiştirir, ne de; hakikati ortadan kaldırır. Başsız kalan Ümmet, haliyle çobansız kalan sürü misali; yaban kurtları ve çöl sırtlanları tarafından parçalanma durumuna geldi. Öyle ki, son yüz yıldır; İslam âlemi tek merkezden idare edilmediğinden dolayı, batılı şer güçlerin de aralarına saldıkları nifak tohumlarının meyve vermesinden dolayı, neredeyse birbirlerini yiyip bitirme noktasına getirmiş bulunmaktadırlar…

Tabi, baş gidince, bedenin nasıl bir fonksiyonu olabilirdi ki? Ve öyle oldu! İslam’ın düşmanları, önce Ümmeti başsız bırakmak için var güçleriyle çalıştılar; bunu başarınca da, bu kez onları birbirlerine düşürdüler. Şayet öyle olmasaydı, bu gün 1,7 milyar nüfusu olan İslam âleminin gözleri önünde; İsrail terör devleti, Filistin topraklarını işgal edip onlara kan kusturabilir miydi? Neden? Çünkü Müslümanların etkinliği kalmadı, birbirlerine arka çıkmadıklarını bildiği için; İsrail, Filistin de her kötülüğü yapabilmektedir. Peki, bu cesareti kimden alıyor derseniz? Hiç şüphesiz Müslümanların dağınıklığından ve parçalanmışlığından!..

Şehid Şeyh Ahmed Yasin (mekânı cennet olsun): Müslümanların içinde bulunduğu çaresizliği ne güzel de tarif ediyordu: “İslam Ümmetinin hali, benim şu felçli halim gibidir. O, dilinden başka hiçbir yerini hareket ettiremiyor.” Şehid Şeyh Ahmed Yasin, Müslümanların başsız (Halifesiz) olduklarından dolayı, düşmanlarına karşı etkili olamadıkları tehlikesini görmüş ve onların durumunu kendi felçli haline benzetmiştir.” Ta 1986 da, gazetecilerin; İsrail’in o günkü başbakanı olan Şimon Peres’e “Kur’an-ı Kerim, sizin devletinizin yıkılacağından haber veriyor.” Diye hatırlattıklarında, Peres şu cevabı vermişti: “Kur’an’ın bahsettiği Müslümanlar gelsin, bunu o zaman düşünürüz diye pişkinliğini ortaya koymuştu adeta!

Şimdi bu iki farklı bakışın arasındakıyas yaptığımızda, Şeyh Ahmed Yasin’in Müslümanların uyuşukluk ve dağınıklığından dert yandığını gördüğümüz gibi; Kâfir Siyonist Peres’in de o gün verdiği alaylı cevabından da; “Müslümanlarda“Hilafet” olmayıncaya kadar” bu olmaz gibisinden, Kur’an’ın bahsettiği Müslümanlar gelince, bunu o zaman düşünürüz dediğini anlamaktayız. Yani, başın olmadığı bedenler, iş göremez demeye getirmiştir!... Geçenlerde İstanbul’da, kısa adı “İİT” olan İslam İşbirliği teşkilatına; 196 ülkeden, üst düzey konumundaki liderlerin ve temsilcilerin katıldığını dünya kamuoyu şahitlik etti. Aldıkları karar kısaca şuydu: “Doğu Kudüs Filistin’in başkentidir” kararıydı?Peki, ama bu karar sağlıklı bir karar mıydı?Bazılarına göre makul ve makbul olsa da, makul ve makbul gördüğümüzü söyleyemeyiz! Çünkü Kudüs’ün doğusu batısı değil;biz Kudüs’ün bütünlüğünün korunmasından yanayız… Kudüs tek şehirdir ve o da, Müslümanlarındır. Peki, bun rağmen alınan kararlar, İsrail terör devletini; terör estirmekten, çocuk katletmekten, evler yıkmaktan ve on on iki yaşındaki çocukların ellerini arkalarında bağlayıp demir kafeslerde işkence etmekten vaz geçirdi mi? Kocaman bir hayır! Bilakis şirretliklerini daha da artırdılar. Demek ki, İsrail terör devletinin anladığı tek bir dil vardır o da: “Kuvvet ve müdahale, Kudüs’ün kurtuluşunu istediğini iddia edenler Devletlerin yapacakları ilk iş; işbirliğini kesmek, mallarını boykot etmek, elçilerini sınır dışı etmektir. Başka da yolu yoktur. İsarail’siz bir dünya mı yok sanki ne?

Yaptırım gücünden başka çare yoktur. Ceddimiz Yavuz’un 8 küsur yıllık, Kanuni’nin 46 yıllık, Abdülhamid’in 32 yıllık Halifelik dönemlerinde; o günkü batının içinde bulunduğu vahim duruma bir bakın, bir de bu günkü durumlarına!O gün batılılar, ecdadımızın korkusundan altlarına ediyorlarken, bu gün neler neler yapmaktadırlar. Sadece Kanuni’nin: Ey Fransuva, eğer sen o dans denilen rezaletiülkenden kaldırmasan; kendim gelir kaldırırım fermanından sonra; Avrupa da tam yüz yıl,korkudan dansın yasaklandığını bir bilebilseydik yeterliydi. Her şeye rağmen, istikbalde iştiyakla beklediğimiz; Başımız sağ olsun diyebileceğimiz günlere kavuşmak temennisiyle!… Dua ile.