BAŞIMIZA GELENLER YAPTIKLARIMIZIN KARŞILIĞIDIR

07 / 10 / 2017

İslam coğrafyasında, Hilafet ’in ilga olunmasından bu güne; Ümmet, birbirini boğazlamaktadır. Emperyalist güçler, dün, İslam coğrafyasında silah ve savaşlarla, sayısız haçlı seferleriyle başaramadıklarını; içerden ve dışarıdan içimize ajanlarını koyup, bizi içerden yıkmaya çalıştılar. O günden sonra, Ümmet’in başına öyle musibetler, öyle belalar geldi ki; Müslümanlar bu güne kadar hala bir araya gelemiyorlar…

Neden? Çünkü, Müslümanlar Kur’an ve Sünneti bırakıp; düşmanlarından medet umar hale geldiler. Bu gün hala Demokrasi diye diye haykıranlar, bilmelidirler ki, Demokrasi ne bu Ümmete ne de dünya insanlığına huzur ve barışı getirmeyecektir!... Onun getirdiği sadece savaş, kan ve gözyaşından ibarettir…Biraz gerilere gidelimve Abbasilerin son döneminde Moğolların İslam Âleminde yaptıkları mezalimlerinbir kısmına adapte edelim kendimizi, bakalım nasılmış: “Moğol İmparatorluğunun kurucu Cengiz Hanın torunu ve İlhanlı devletinin kurucusu olan Mengü Kağan’ın kardeşi, Hülagu’nun; sadece Bağdat da yaptıkları, Müslümanların Kur’an’dan uzaklaştıkları için başlarına ne denli belaların geldiğini anlatmak için yeterli birdelil olsa gerek!

1255 tarihinde Mengü Han, kardeşi Hülagu’yu; Ortadoğu’da henüz ele geçirilmemiş olan toprakların ele geçirilmesi için görevlendirir. Hülagu 1258 tarihinde Bağdat’a girerek Abbasi Halifesi Mutasım’ı keçeye sarıp Moğol atlarının ayakları altında ezdirerek öldürtür. Şehirde katliamlara başlar ve şehri yağmalar. Kadın, yaşlı, çocuk, hamile demeden bazı kaynaklara göre 200.000 bazılarına göre de 400.000 kişiyi katleder.

Cami, hastane, saray ve benzeri ne varsa hepsini yıkar ve yok eder. Kütübhaneleri ve tarihi eserleri yakar, yıkar. Milyonlarca dini ve ilmi eserin büyük bir kısmını Dicle nehrine attırır. Hülagu’nun zalimliğini anlatmak için Dicle nehrinin günlerce kan ve mürekkep aktığı söylenir… Hülagu bir gün şehrin dışına kurduğu karargâhında, o beldenin em büyük âlimi ile görüşmek istediğini bildirir. Bu haber, âlimler arasında korku ve endişeye sebep olur. Çünkü hiç kimse Hülagu tarafından öldürülmek korkusuyla bu davet icabet etmek istemez.

Bu haber zamanın genç âlimlerinden Kadıhan’a ulaşır. Kadıhan, ufak tefek tıfıl bir gençtir. Daha sakalı bile çıkmadığı söylenir… Hülagu’nun davetine icabet edebileceğini bildirir. Ve bunun için kendisine bir deve, bir keçi ve bir de horoz verilmesini ister. Böyle genç bir âlimin kendisini feda etmesine, bölgenin ve devrin uleması tarafından sevinçle karşılanır. Hülagu’nun şerrinden korkan ulema, Kadıhan’ ın istediklerini hazırlar… Kadıhan hayvanlarla birlikte Hülagu’nun karargâhına varır. Hayvanları çadırın dışında bırakarak içeriye girer ve kendisini tanıtır. Kendisiyle görüşmek üzere geldiğini söyler.

Hülagu genci tepeden tırnağa süzer ve beklediği tipte birisi olmadığını görerek; “Bana göndermek için bula bula seni mi buldular. Gönderecek başka birini bulamadılar mı?” diye hiddetle sorar. Kadıhan ise gayet sakin ve bir o kadarda vakur bir şekilde; “görüşmek için iri yarı, boylu ve poslu birini istiyorsan, bir deve getirdim. Sakallı ve yaşlı birisi ile görüşmek istiyorsan, bir keçi getirdim. Eğer gür sesli birisiyle görüşmek istiyorsan bir horoz getirdim ve üçünü de çadırınızın önüne bıraktım der.

Şayet isterseniz onlarla görüşebilirsiniz diye yapıştırır… Kadıhan bunları söyleyince, Hülagu karşısındakinin öyle sıradan biri olmadığını anlar ve Kadıhan’ı oturtur. Ve soru sormaya başlar, söyle bakalım, beni buraya getiren sebep nedir? Kadıhan gayet sakin bir şekilde; “Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. ALLAH’IN bize verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik, esas gayemizi unutup makam, mevki mal ve mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık. Cenab-ı Hak da bize verdiği nimetleri geri almak üzere seni gönderdi.” Der. Hülagu bu sefer ikinci sorusunu sorar. “Peki, beni buradan kim gönderebilir?” Kadıhan’ın verdiği cevap gerçekten çok manidardır: “O da, bizim gayret ve amellerimize bağlıdır.” Der. Ne kadar çabuk toparlanır, tevbe eder, nimetlerin kıymetini bilip; dünyevi zevk ve sefanın peşini bırakır ve özümüze dönersek; işte o zaman Cenab-ı Hak, sebepler halk ederek seni buralardan defeder… Evet, dostlar; başımıza gelenlerin sebebi biziz, yani bizim noksan ve kısır amellerimizdir. Sebebi başka yerde aramak, her halde beyhude uğraştır. Kendimize gelelim ve Kur’an’a dönüp onun hükümleriyle amel edelim. Kurtuluşumuz buna bağlıdır. Vesselam.