DAVAYA ADAM KAZANDIRMAK USULÜ

09 / 04 / 2018

Davamız: “Tüm insanlığın, hakkın davasıyla tanışıp buluşması ve kurtulmasını temenni etme davasıdır.”

Bir adama, çok af buyurun; alçak herif derseniz, o adama hakaret etmiş olursunuz ve daha işe başlamadan adamı kaybetmiş olursunuz… Fakat ne kadar alçak da gönüllüsünüz diye hitap ederseniz, bu defa iltifat etmiş olursunuz ki; hem adamın gönlünü kazanmış olursunuz hem de en ideal yaklaşım tarzı da budur zaten!...Yaşlı kadının: “Efendimiz (s.a.v)’e; bana dua et Rabbim beni cennete koysun isteğine; Efendimiz ’in (s.a.v) yaşlı kadınlar veya yaşlılar cennete giremez buyurmasına çok üzülen yaşlı kadına Efendimizin: “Cennete girecek olanların yaşlı bir şekilde değil, genç olarak gireceklerini haber vermesi üzerine; yaşlı kadının sevincine diyecek kalmıyordu!”

Dikkat edilirse, tek bir kelime bile bazen; hem adam kaybına, hem de adam kazanmasına vesile olmaktadır… Dava şuurunu taşıyan ve kuşanan her Müslümanın, inandığı ideallere adam kazandırmak diye bir derdi,bir gayreti olmalıdır. Derdi olmayan insanın hayatında, hedef ideal dava gibi kavramların yeri olmadığı gibi; yarınlara dair olan beklentileri de hep kısır düşlerdir. Amabiz, dertli olacağız, öyle bir dertli olacağız ki, dava derdimizi yük yapıp, gerekirse sırtımızda taşır ve diyar diyar gezdireceğiz; ama hiçbir zaman yükümüzü asla atmayacağız!Dava adamı, davasını şiar edinip kuşanmalıdır ki, üç günlük dünya hayatındaki ömür sermayesi; boş işlerle tükenip heder olmasın…

Dava adamları, önce inandıklarını kendi nefislerinde uygulamalıdırlarki; çağırdıkları insanlar onlara güvenip, davetlerine icabet etsinler… Bir insan ne kadar âlim olursa olsun, ne kadar bilgili ve zeki olursa olsun; ama hiçbir zaman, başka insanlara tepeden bakmamalı, onları hor ve kendinden aşağı görmemeliler, göremezler! Zira, insan; elindeki tüm meşru kazanımları, Allah’tan bildiği müddetçe, kamil insan olma vasfını korumayı başarabilecektir… Yoksa, bildiği ve söylediği her şey; başka insanlar tarafından da kabul görmez, Allah (c.c) nezdinden de.

Dava adamları, “ben” bilirim, “ben” yaptım demekten; ateşten kaçındığı gibi kaçmalıdırlar! Allah’ın izni ve inayetiyle biz böyle bilir ve böyle uygun olacağına kaniyiz demelidirler… İşte, alçak gönüllülük, işte kemale ermek, işte olgunluk budur ve gönül kazanma gayreti… Dava adamı; kibirden, riyadan, boş uğraşlardan, kötü çevre ve ortamlardan uzak durmalıdır… Çünkü dava adamı; beyaz elbise gibidir… Beyaz elbise nasıl ki en ufak bir lekeyi dahi saklayamazsa, öyle de dava adamının yaptığı yanlışlarda tıpkı beyaz elbiseye bulaşan kir gibidir saklanamaz…

Bir insanın, Profesör, doktor, iş adamı, Ekonomi uzmanı; Âlim veya Mütefekkir olması, o insanın her şeyin en iyisini bildiği anlamına gelmez. Yüce Rabbimiz, nasıl ki kâinatta kusursuz bir denge kurmuşsa; öyle de biz insanların da, insan olarak ast üst diye insanlığın dengesini bozmamak için büyük çaba ve gayret sarf etmeliyiz… Astlık ve üstlük tek bir makamda geçerlidir ki, o da takva makamıdır! Ziratakva makamının merkezi insanın kalbidir ve Onu bir tek ALLAH bilir! Evet, İnsanların nasıl ki Profesöre ve doktora ihtiyaçları varsa; belediye çöpçüsüne de o kadar ihtiyaçlarının olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdırlar. Nasıl ki bir Memleketin, sokaklarının temizliğinden oranın belediye temizlik işçileri sorumlu iseler; öyle de yaşadıkları toplumun ve insanlığın, manevi kirlerden kurtulmalarıiçin dava yükünü omuzlarında taşımayıgörev bellemiş olan hakiki aydınların görev ve sorumluluğudur…

Ne Profesör veya alin olanın ben Profesörüm âlimim diye havalara girip, diğer insanları hor görme hakkına sahip; ne de belediyenin temizlik işçileri yahu buda iş mi deyim kendi kendilerini küçümsemeye… Hayatın devamı ve idamesi için, şu dar-ı dünya denilen gurbet diyarında; her bir şeye ihtiyacın olduğunu unutmadan, elde olana da rıza gösterilmelidir ki; hayatın dengesi bozulmasın… Dava adamı kendini salt manada bir hatip veya elçi, heva veya hevesin adamı gözüyle değil; kutsi birdavanın temsilcisi ve elçisi olarak görmelidir ki, başarıyla ulaşsın. Tabi ki başarıya ulaşmak tamamen yüce Allah’ın elinde olan bir şeydir; sefer insandan zafer Allah’tandır! Çünkü Müslüman olan davetçi, davanın sahibi değil; belki de elçisi ve temsilcisidir. Dava adamının görev alanı, ailesinden başlamak suretiyle; genişleyen bir açı misali tüm cihan olmalıdır. Onun vazifesi, hakkıhak namına Allah’ın kullarına tebliğ ve davet etmektir…

Sonuçta tercih kullarındır, dileyen ikrar edip ehli hak olur; dileyen inkâr edip safını seçer, her halü karda davetçi işin sonucundan mesul değildir. Dava adamı olmak çok da kolay değildir tabi… Dava adamı demek, güzel ahlak sahibi, yumuşak huylu, merhametli, duygusal ve bir o kadar da kararlı olan kişi demektir. Ahlakı güzel olmayan insan, güzel ahlakı öğütleyemez. Yumuşak huylu olmayan insan, davaya adamkazandıramaz. Merhametli olmayan insan, başka insanların günah işlemeleri onu pek ilgilendirmez. Duygusal olmayan insan ise; insanların hal dünyasına nüfuz edemez. Ve kararlı olmak, en önemli duruşta budur sanırım. Kararlı olmayan insan, her an taviz verme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir ki; böyle davranması, bir ömür boyu sarf edilen emeği ziyan edebilir. Kısacası, dava adamının davaya adam kazandırmasının hem usulü, hem de bedelleri vardır… Vesselam.