İNSANIN DÜNYA SERÜVENİ

17 / 11 / 2017

“Doğarken ağlamışız, ağlarken büyümüşüz; büyürken de, türlü türlü dert ve keder görmüşüz! Hayat imtihanının cenderesinden geçmiş, sayısız zor geçitlerden geçmişiz… Âdem babamızın dünyaya gönderilişinden sonra, insan olarak; yeryüzünün Mezra’na ekilmişiz. Aç kalmış, susuz kalmış; kakılmış itilmişiz; yeri gelmiş dertlerle boğuşmuşuz, yeri gelmiş zalim ve zorbalarla uğraşmışız…”

  İnsanız işte, şu imtihan dünyasında; uzun ve çetin bir maratondan geçmişiz. Bazen önden gitmiş, bazen de en sonda nefesimiz kesilircesine yere yıkılmışız… İnsanız işte, dünya serüvenimizde; bizimle yol arkadaşlığı yapanlardan; kimi zaman sadakat, kimi zaman da ihanet görmüşüz… İnsanız işte, başa gelene bazen sabretmişiz, bazen de zorluklara dayanamayarak; içgüdü ve dürtülerimize yenilmişiz ne çare?…

  Neslin devamı için, ilahi muradın gereği olarak da; evlenmiş ve çoğalmışız. Çoluk çocuk derken, aileden sorumlu bireyler olmuşuz. Çocuk yetiştirmişiz, büyütmüşüz, kimimiz; onları fidan oldukları dönemlerinde iyi bir aşı, ustaca bir budamayla; ALLAH’A kul, Peygambere (s.a.v) Ümmet; insanlığa da faydalı birer insan olarak yetiştirmiş; kimimiz de, başıboş bırakmış; sokak ve kaldırım kültürüne terk etmekle, sorumluluğumuzdan firar edip sınıfta kalmışız!

  Ağlamakla başlamıştı ya dünya serüvenimiz, kimi zaman ağlamamız gereken yerde kahkaha atmış vazifemizi unutmuşuz… Kimi zaman da, tebessümün sadaka olduğunu umursamadan, güzel bir davranışı dahi, ihtiyacı olanlardan esirgemişiz! İktisadın gerekli olduğu zamanlarda, israfa dalmış; güzelce harcamanın kulluk vazifesi olduğunu bilmemiz gereken yerde ise, cimrilik etmekle; mal ve mülkün gerçek sahibinden, bize emanet edilmiş olanı esirgemişiz, çok yazık!...

  İnsanlar, iki,kimi yerde de üç sınıf; birinci sınıf, hakka tabi olanve ilahi tekliflere kayıtsız şartsız teslim olanlar; ikinci sınıf, inkâr ve kibir elbisesine bürünen hak hukuk tanımazlardır… Kimi zaman da, üçüncü bir sınıf zuhur eder ki bunlarda nifak ehli olanlar; Müminlerin çoğunlukta olduğu toplumlarda bir ur gibidirler. Müslüman görünür, fakat gerçekten inanmaz; yerine göre suret ve kisve değiştirir, inkârcıların yanında da inkârcı ve kurnaz…

  İnsan işte, tok olunca kendinden geçer ve bir daha acıkacağını asla hatırlamaz; aç kalınca da bir lokma ekmeği tüm dünyaya değiştirmez…Hal insanı, herkesin ve her kesimin halinden anlar; hal fakiri olanların ise, burunları havada, kibir ve gurur atına biner de, atın ayağının yerde olduğunu unuttur; böyleleri ne bilsin edep, izan, ahlak ve erkânı?

  Kim ne yaparsa yapsın, kim nasıl ve ne şekilde inanırsa inansın; biz “LA DEMEKLE İNKAR ETTİK TÜM SAHTE İLAHLARI; İLLALLAH DİYEREK İMAN ETMİŞİZ, HER ŞEYİN GERÇEK VE TEK SAHİBİ OLAN ALLAH’A!...” Biz iman edenlerin vazifesi; Tevhid inancının ilkelerine göre yaşamayı hayatımızın vaz geçilmezi olarak; onları bir ömür boyu yaşamak ve yaşatmaya gayret etmektir… Evet, biz insanız; ağlamakla başlamıştı bizim dünya serüvenimiz; çünkü ana rahmi bizim için asli vatandı ta ki, oradan hicret edip dar-ı dünyaya gelinceye kadar! Çünkü asli vatanından hicret edenler için, başka tüm yerler birer gurbettir de ondan… İşte bu yüzden, şu gurbet diyarına alışamayız korkusuyla ağlamıştık.

  “Şimdi, korkunun ecele faydası yok kaidesince; ağlamakla gülmenin arasındaki hakiki tebessümleri yakalamanın tam da zamanı! Önce, başkalarına söylediklerimizi kendimiz yaşamalıyız; yaşamalıyız ki, ilettiğimiz mesajlar yerini bulsun, kabul görsün. Ve her ne verirsek verelim, ne söylersek söyleyelim; insanlardan asla ve kata karşılığında teşekkür beklemeyeceğiz… Ecrimizi, hiçbir şeyin zayi olmadığı en yüce makamdan beklemeliyiz… İnsanın dünya serüveni derken, bir baktık ki; serüvenin mecrası değişmek üzereydi ki; su yatağını bulur misalinde olduğu gibi; bizimki de âcizane venaçizane olarak, okyanustan katreler koparıp ve o katrelerden su yatağına bir yol ulaştırabilmenin mücadelesidir. Hepsi o kadar!” Selam ve dua ile…