İSLAM DEVLETİNE GİDEN YOL: “HİCRET”

02 / 10 / 2017

“Ameller, niyetlere göredeğerlenir. Herkesin ancak niyetine göre amelinin karşılığı vardır…Her kimin hicreti ALLAH’A ve Resulü ’ne (onların rızasına) yönelik ise, onun hicreti, ALLAH ve Resulüne (ulaşan) hicrettir. Her kimin de hicreti, erişeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadından dolayı ise, onun hicreti (ALLAH ve Resulünün rızası değil) hicretine sebep olan şeydir. (Buhari ve Müslim. Mütevatır hadis)Şehirlerin anası (Ümmü-l küra) olan Mekke; birçok kutsiyete ev sahipliği yapan şerefli şehir!... İsa (a.s)’ın göğe yükseltilmesinden sonra geçen bunca zaman sürecinde, (takriben altı asır) Hanif din üzere dalalete sapmadan yaşamaya gayret eden ufak bir azınlığın dışında; kalpleri kararmış, merhamet duyguları körelmiş, yaşam tarzları kan, gözyaşı, talan, şirk, zulüm ve kaba Kuvvet’e dayanan insanların oluşturdukları,zifiri bir dünya vardı.

  Hayat felsefeleri, kabilecilik, şirk, atalar dini; hukuk tanımazlık, kin ve nefret idi söz konusu insanların!... Kapkaranlık bir dünyada yaşıyorlardı insanlar. Yüce kudret, acıdı insanlara ve onlara; kendi içlerinden; kendilerine hakkı ve hakikati tanımaları için bir elçi gönderdi… Evet, elçilerin en şereflisi, beşerin en faziletlisi, en yufka yüreklisi ve en müşfiki Hz. Muhammed (s.a.v) ‘den başkası değildi kendilerinegönderilen elçi.

  Evet, O (s.a.v) Kırk yaşlarındaydıve yeryüzü bunca genişliğine rağmen; insanlığın içine düştüğü Şirk ’in kör kuyusunda can çekişmesinden dolayı, ona dar gelmekte, onu ziyadesiyle üzmekteydi. O (s.a.v) bazen Mekke’yi terk eder, Cebel-i Nur’un zirvesine çıkar; günlerce Rabbinin azameti ve kudreti karşısında boynunu bükerek, şefkatli yüreğiyle ellerini duaya kaldırıp, insanlığın kurtuluşu için bir çıkış kapısının açılmasını niyaz ederdi.

  O’ (s.a.v) yukarıda, Mekke şehri aşağıdaydı. Şehrin köhne ışıklarını seyreder; Kâinattaki Kevni ayetleri düşünürdü. Kureyş ’in içine düştüğü şirk bataklığına mana vermez ve onların bu çıkışı olmayan dünyalarının dışında bir aydınlık bir dünya arzulamaktaydı!... Ve o gün geldiğinde, Mekke müşrikleri kendisine aman vermedi, ona eziyetin alasını reva gördüler; bu sürünceme tam on üç yıl sürdü… Tam on üç yıl… Üç yılı ambargo… İki defa Sahabelerinin Habeşistan Hicreti… Ve Mekke şehrinin O’na (s.a.v) ve Sahabesi için çekilmez olduğu günler… Yol görünmüştü aslında… İkinci Akabe Beyatı’nda, Mekke’ye gelen Ensar kafilesi; onu ve İslam’ın güzide fedailerini kendi şehirlerine yani, Medine’ye davet ediyorlardı.

  Bu davet öyle zannedildiği gibi birkaç günlüğüne yapılmış bir davet değildi… Bir ömür boyu ve ölümüne bir davetti bu… Mekke’den Medine’ye gelecek olan din kardeşlerini; her şeye rağmen, ölümde olsa, canları pahasına onları koruyacak, aşlarını ve işlerini onlarla paylaşacaklardı…Ve sözlerinde durup, öyle de yaptılar. Öyle ki, yüce ALLAH onları; Ensar (ALLAH’IN dininin) diye; isimlendirmekle onlara lütuf kapılarını açıverdi. Bu lütuf, onları tezkiye edecek olan; Hz. Muhammed (s.a.v) ve kendisine gönderilen ALLAH’IN Kelamı Kur’an’ı Kerimdi…

  Kadrosunu, Mekke’nin çile ve sıkıntılarla dolu olan ortamında yetiştirip,İslam devletinin temellerini yükseltmek için, dünyadaki tüm şirk düzenleriyle Cihad edecek kıvamına getiren Hz. Muhammed (s.a.v); yol arkadaşıyla (Hz. Ebu Bekir (r.a) ile yola koyulmuşlardı bile… Bu yol, meşakkatli ve bir o kadar da tehlikeliydi… Bu yolculuğa salt manadan bakıldığında, adı hicretti belki bu doğru… Fakat bu hicret ile, İslam devletine adım adım ilerlemekti. Aslında bu kutlu yolculukta atılan her adım; Medin’de İslam devletinin binasına bir taş bir tuğla yerleştirmekti!... Hicreti hicran ile beslemeyenlerin yaptıkları yolculuk, yorgunluk ve bitab düşmekten başka nedir ki?

  İslam devletine giden yolun ismiydi Hicret!... Buydu gaye, buydu kasıt ve buydu niyet… Hicret, Mekke’nin müşrik kodamanlarının korkusundan bir kaçış değildi. Mal ve servet edinmek için başka bir diyara ticaret amaçlı hiç değildi… Çok sevdiği bir kadınla evlenmek için ardına düşülen bir yolculuk hiç değildi… Hicret-i Nebi (s.a.v); Kâinat’ın ufkundan, dünyaları kararmışların üzerine doğan bir şefkat güneşiydi aslında. Mazlumların, mahkûmların, yürekleri dağlanmışların ve çaresizlerin kurtuluşuydu hicret… Yüz yirmi dört bin Mürselat’ın Kiram ’ın, bu kutlu dava uğrunda yaptıkları yolculuğun son merhalesini tamamlayan yolculuğun adı ve adresiydi hicret…Bakılacak olursa, her bir Peygamberin bir hicreti olmuştur. Âdem babamızın Cennetten dünyaya yaptığı seferle başlayan hicret; dünya durdukça da, İman edenlerin vaz geçilmez yolculuğu olarak devam edecektir. Günahlardan hicret, yasaklardan hicret, haramdan hicret, dinini daha iyi yaşayabileceği diyarlara yapılan tüm seferler birer hicret değil mi? Nuh (a.s)’ın hicreti, Ceddül enbiya olan Hz. İbrahim (a.s)’ın hicreti, Hz. Lut ’un hicreti, Yusuf (a.s)’ın hicreti, Yakub’un hicreti, Musa’nın hicreti, İsa (a.s)’ın göğe hicreti ve nihayet; Kâinat’ın efendisi olan Hz. Muhammed (s.a.v)’in hicreti; Nebilersilsilesinin seferini tamamlayan son durak hicret-i Nebi… Evet, ameller niyetlere göredir. Herkesin hicreti, ettiği niyete göre karşılık bulacaktır…

  Not: “Müslümanların; Hıristiyan âleminin günah ve çirkeflerle dolu olarak kutladıkları sözüm ona yılbaşı tutkunluklarınabir bakın; birde, 1 Muharrem 1439 yılına girdiğimiz veKâinat güneşinin dünyaya aydınlatma meşalesini yaktığı “Hicret’e”olan duyarlılıklarına da bakın… Yorumu size bırakıyor ve Rabbimden cümlemize basiret ve feraset bahşetmesini niyaz ediyoruz.

  Her Hicret’in öncesinde, mutlaka bir hicran,bir çile dönemi vardır. Hicranve çilesiyle pişip, Hicretiyle İslam devletine giden yolda ayaklarımızın tozlanması duasıyla… 02 Ekim 2017.