NERDESİN EY LİYAKAT?

08 / 01 / 2018

İslam coğrafyasında, Hilafet makamı kaldırıldıktan sonra; devlet idaresini zorbalıkla ele geçiren tağuti güçler, keyfi uygulamalarla, baskı ve sindirme politikalarını artırıp, insanlara yıllarca zulmetmeyi meslek haline getirdiler adeta!. Öyle ki, zalim ve zorbaların; insanlara yaptıkları zulüm ve zorbalıklarından zevk alır hale geldiklerini; tarihin tozlu rafları adeta şikâyet etmektedirler şirretliklerini. Kendilerini (layüsel) hesap sorulmaz, layuğni) kimseye muhtaç olmama makamında görmekle; kanun ve yasa çıkarma yetkisini kendilerinde buldular. Kendi zulümlerini ve yanlış uygulamalarını eleştirenleri, ya ölümle tehdit ettiler; ya da zindan köşelerinde hayatlarını söndürdüler. Böyle olunca da, artık yönetim ve idarede; liyakat sıfatı aranmaz oldu ve gemiyi kurtaran kaptandır felsefesi, liyakatsizlerin pusulası ve rotası haline geldi…

Tüm bu olup bitenlerin bir tek nedeni vardı: “Yönetimi ele geçiren liyakatsiz ve emanete ehil olamayan zalimler; hakkın safında yer alan insanlarıkorkutmak, kendi düzenlerine karşı gelmemeleri için de onları intikamvari bir şekilde ezdikçe ezmeleriydi.” Düşünebiliyor musunuz İlahlık iddiasında bulunan, Nemrut ve Firavun denilen azmanlarda birer beşer idiler! İnsanların başına geçtikten sonra, kendilerinden başka merci ve makam tanımadıkları için şımardıkça şımardılar ve sonunda; ilahlık taslayacak kadar yoldan çıktılar. Yönetim, hiç şüphesiz bir liyakat işiydi ve ehli olanlara teslim edilmeliydi. Lakin insanoğlu çok aceleci ve erken karar vermeye meyilli olduğundan dolayı; beklentilerininolumsuz neticeler doğurduğunu görünce, bu sefer hayıflanır lakin nafile…

Yaşadığımız modern dünyaya baktığımızda, ALLAH’IN indirmiş olduğu yasalarla; idare edilen hemen hemen tek bir ülke gösterilemez. Neden? Çünkü insanoğlu,şeytanın iğvalarına yenik düştüğü zaman; heva ve heves düşkünlüğü, zamanla onun basiretini bağlar…Bundan sonrası ise, kendisine hayali özgürlük ve serbestiyet vaat edenlerin belirsiz safına balıklama atlar…Hâlbuki o vaat edilen sınırsız ve kuralsız özgürlük; insanı, birçok kere Ehseni takvim sıfatından uzaklaştırıp Esfeli Safilin uçurumlarına düşürür. Çünkü, İnsanı yaratan ALLAH, insanın nasıl ve ne şekilde yaşaması gerektiğini, nasıl ve ne ile mutlu olacağını, bir tek O’ (c.c) bilmektedir. Bunun için de, göndermiş olduğu Peygamberlere Kitaplar gönderip; insanların önce ALLAH’A ve onun peygamberlerine iman etmelerini daha sonra da; gönderdiği hükümlere göre yaşamalarını emretmiş ki, sapıtmasınlar ve istikametlerini kaybetmesinler… Bu da ancak, liyakat sahibi kişilerin; idare mekanizmasının başına geçmeleriyle mümkündür…

Fakat nice yıllardır, liyakatli adamların idare makamında olmadıklarının acılı sancılarını çekmekteyiz. Kaht-ı Rical demişti Halife Ömer (r.a); bundan on dört asır önce, ne kadar da isabet buyurmuştu. Liyakatli olmayan bir insan, iyi bir eş, iyi bir baba, iyi bir aile reisi olamayacağına göre; iyi bir yönetici,emin bir insan, müşfik bir idareci hiç olamaz. Liyakatli kişilerin iş başında olmadığı toplumlarda; hırsızların, hortumcuların, vurguncuların, çetelerin; katillerin ve terör olaylarının ardı arkası kesilmez? Çünkü, liyakatin olmadığı yerde, Adalet mekanizması yara alır ve çalışmaz; güçlüler haklı, güçsüzler haksız görülmeye başlanır… Ve insanlar zamanla, haksızlık ve zorbalığı savunan; yetki sahibi liyakatsiz kişilerin pençelerinde ezilmeye mahkûm olurlar… Bu günkü dünyada, bunun birçok örneği gösterilebilir…

Fetihten (İstanbul) sonra Bizans İmparatorlarının sarayını gezen Padişah, bir ara mahzene iner. Mahzende iniltiler duyunca ne olduğunu anlamak ister. Kapıları bir bir yoklar. Nihayet küçük taş bir odada zayıf, yaşlı bir papazla karşılaşıp sorar: “Bu ne haldir, sizi niye hapsettiler?” Papaz cevap verir: Şevketlü Padişah, arz edeyim… Muhasara başlayınca İmparator Konstantin Dragasez bendenizi huzuruna çağırdı. Şehrin Osmanlılar tarafından alınıp alınmayacağını sordu. Şimdiye kadar okuduklarıma, öğrendiklerime ve Bizans’ta yaşananlara dayanarak bu kuşatmanın son olduğunu, şehrin elimizden çıkacağını ifade ettim.

Çok kızdı. Beni hem dövdürdü, hem de buraya kapattırdı. O günden beri zindanda yaşamaktayım.” Fatih bir an düşündükten sonra sorar: “Peki, bu şehr-i İstanbul gün olur elimizden çıkar mı?” Cevap düşündürücüdür: “Vakta ki içinizde fesat arta, insanınız kendi menfaatine ram ola, emvalini (malını) yabancılara satanlar çoğala ve yabancıdan medet umanlar ziyade ola, şehir sizden dahi çıka.” Fatih oracıkta diz çöküp ellerini açar: “Ya Rab! Dilerim böyleleri kahrına ve gazabına uğrasın.” (Yavuz Bahadıroğlu/Biz Osmanlıyız Sh: 95) Evet, gerçekten Papazın yaptığı çok manidar ve ince bir tespittir ki; aslında ne zaman ki, işlerinizinbaşına liyakatsizve dünyalık heveslere düşkün kişiler geçtiklerinde işte, sizde o gün kaybedersiniz demek istemiştir.

Başka bir ifadeyle: “Vakta ki, içinizde fesatçıların çoğaldığı, insanlarınızın kendi menfaatindenbaşka hiçbir şey düşünmedikleri ve yabacılardan medet umanlar ziyadeleştiğigün; asıl önemlisi ise Liyakatsiz kişiler işlerinizi devraldıklarında, siz o gün hem kaybedersiniz hem de başka milletlerin yaşam biçimlerine bağımlı birer taklit hastası olursunuz?… Sıra dışı bir soru: “Demokratik ülkelerde Parlamentoya girebilmek için; kişilerde önce liyakat mi aranır, yoksa arkasındaki adam kalabalığı ve veya kariyeri ile mal varlığı mı?... Parlamentoda, sıradan bir vatandaşın ( liyakat sahibi olsa da) bulunamadığı, çünkü girebilmesi için ya çok zengin olması, ya da arkasında kalabalık bir kitlenin olması lazım; yoksa…..? O zaman bunun cevabı sizdedir değerli okurlarım… Liyakat el-an hayatta mı yoksa aramızdan göç edeli epey zaman mı oldu?