YA SONRA: EVLİLİK SONRASI AŞK

29 / 07 / 2017

Acılarla süslü hayatın kaçış yeri, kitapların ve filmlerin mutlulukla son bulan hikâyelerin haz dolu dünyasıdır. Mutlulukla biten her film ya da kitap ardında bıraktığı sürekli devam eden bir mutluluğun havası vardır. Seyircinin iç çekip, sabun köpüğü gibi anlık mutluluk hevesin içine girmesi ya sonrasının düşünememesidir. Hayatın kendi içindeki labirenti hiçbir şeyin kalıcı olarak insana sunmamasıdır. Ne acının ne de mutluluk hissinin kalıcı olmayışı insanı sürekli ikisi arasında bir arayışa sürükler ve acıdan mutluluğa kaçışı arzular ama mutluluğun değerini fark edemediğinden de mutluluğu elinde tutmasını bilmeyen farklı duyguların etkisiyle hemen yitirir.

Asıl yanılgı seyirciye ya da okuyucuya sonlarda kalıcı bir mutluluk varmış algısının verilmesidir. Sinemanın büyülü dünyası, gerçek hayatın acımasızlığı karşısına adeta bir alternatif olarak durur. Sinema, insanların hayatın gerçekliğinden sinemanın aldatıcı büyüsüne kaçışı, insanların hayata karşı yenilgisini ve çaresizliğini gösterir. Sinema insana ait olan ama insanın elinde tutmasını bilmediğini hatırlatması ve hala insanın bir şansının olduğunu göstermesi seyirci için önemli bir cazip mekâna dönüştürmektedir.

Mutlulukla film noktayı koyup, ekranı karartır. Adeta insanın kararan dünyasına gönderme yaparcasına; ama insanlar için uyanan geçici hazların etkisi daha önemli olduğundan kararan ekranın mesajını algılayamazlar. Büyülü dünyanın karşıtı kabustur. Karartılmış salonda algıları ve duyguları esir alınan seyircinin, gözlerini kamaştırarak salondan dışarıya çıkması gibi, duyguların ve düşüncelerin alt olması da aynı etkidir.

İnsanlar sonraya dair ya çok umursamazdırlar ya da çok planlıdırlar. Çok azı kendine dair olmasının bilincindedir. İlişkilerde insanların çoğu umursamaz tavırlar takınırlar, o anki geçici duyguların etkisiyle karar verip, ileri de pişman olmanın sebebidir. Planlı olanlar ise, riskleri göze alamadıklarından fazla mantıklı ve akılların verdiği öz güvenle ciddi hatalara imza atarlar. Çoğu azı ilerde hatasını fark edip, radikal kararla hatalarından dönüş yapmaya cesaret edebilir. Çoğunluğu ise, hatalarının kurbanı olarak, acılarla ve içleri kan ağlayarak kendini devam etme zorunda hisseder. Çünkü hayatlarını değiştirecek cesaretleri kalmamıştır. Korkuları ve edindikleri yanlış alışkanlıklar yeni tercihler yapmalarına engel olur.

Özcan Deniz’in “Ya Sonra” filmi evlilik sonrası aşkı, ayrılığı, kadına bakışı, arkadaş ilişkilerini, gündelik ilişlere göndermeler yapan komedi, dram karışık bir senaryoya sahip. Modern hayatın en önemli tarafı insanların kendilerine ait bir dünya görüşü oluşturamaması ve bunu yansıtacak bir düşünce alt yapısının olmamasıdır. Böyle olunca ortaya çıkarılmaya çalışılan sanatsal çalışmaların çoğu ayağı yere basmıyor. Bu arada kalmışlık sanatsal çalışmaların daldan dala atlamasına ve sonuçta ne dediği belli olmayan bir alana insanı sürüklemektedir. Özcan Deniz’in de bu arada kalmışlığı kendi yazdığı ve yönettiği filminde seyircisine net bir mesaj verememesine neden olmaktadır. Bir yandan modernliği dile getirip kadının özgürlüğünü ve iş hayatındaki kariyerine sıcak bakarken bir yandan da erkek egosunun ve toplumsal anlayışın etkisiyle kadını baskılayan ve sınırlamaya çalışan bir anlayışın izlerine rastlıyoruz. Hoş aynı tutumu Didem karakterindeki tutarsızlığında da görüyoruz. Didem de Âdem gibi ne istediğini bilmez halde bir oradan bir buraya savrulan kullanılan bir kadına dönüşmektedir. Kadın kimliği yine burada da bulanık bir hal almaktadır.

Aşk, mesafeler içinde hoş görünen bir duygu yumağı. Aynı mekânın ve sürekliliğin paylaşılması aşkın rengini daha doğrusu ilişkinin rengini değiştirmektedir. Aşk uzakta hoş gelen, yakında ise gerçekliğin pençesinde çaresizleşen bir duygu haline dönüşmektedir. Belki bundandır evlilikten sonra aşk ölüyor yaygarasının koparılması. Aşk ya da kadın erkek birlikteliği sadece cinsellik ve bir arada sürekli oynaşmak olarak algılandığı zaman doğal olarak kadın ve erkeğin gerçekliğinin ortaya çıkmasıyla anlam ve önemi yitirilmeye başlanıyor; iki tarafın asıl kimlikleri ve egoları ortaya çıkmaktadır. Âşık olanları göremediği ve görmekte zorlandıkları da kendi gerçekliklerini aşkla bütünleştirememeleridir.

Aşk, mesafeler içinde yaşandığında kadın ve erkek kimliği ortalarda görünmez. Her şey özlem ve bir arada olma arzusu üzerine kurulu olunca, insan gerçekliği görünmemektedir. Birliktelikle iki farklı insanın gerçeği ortaya çıkmakta ve bu sonra kontrol altında tutan bir saygı olmayınca dengesiz bir ilişkiye dönüşmektedir.

Dengesizleşen ilişki de basit davranışlar bile ciddi sorunlara neden olabiliyor. Filmde de evliliği ortak bir yaşama alanına dönüştüremeyen, kadın kadına ait dünyası, erkeğin erkekliğe ait yaşamı benimsenmemesi, kadının erkeğin benim sınırlarıma tabi olacak anlayışı; erkeğin kadın benim istediğim gibi yaşayacak tutumu kadın erkek arasındaki savaşın fitilini ateşler. Didem, ilgisizlikten ve ihmal edilişinden yakınıp evliliğini bitirme kararını alabilecek kadar sığ düşünen ve bencil tutumlar geliştiren bir kadın kimliği çizerken; Adem de kadının varlığını yok sayarcasına bir hayat benimsemesi erkeklerin kadını takmayan, değer vermeyen kimliğini sergilemektedir. Evliliğin bitiş nedeni iki farklı cinsiyetin zevk aldıkları işleri yapmaya çalışmasına dayanıyor.

Bu absürt anlayış insan değerinin ne kadar ayaklar altına alındığını ve evliliklerin ne kadar kolay ve basit nedenlerle bitirildiğini göstermektedir. İlerde daha ciddi sorunlarla karşılaşan karı kocanın birbirinin boğazını sıkmaması için bir neden görünmemektedir. Kendini yaşa, karşıdaki kendi adına ez ve hiçe say anlayışının yaygınlaştırdığı günümüz dünyasında insanlar birbirini önemsiz nedenlerle harcar duruma getirilmektedir. Kendini yaşa, diğerine yaşama hakkı tanıma, önemli olan sensi felsefesinin yaygınlaşmasıyla eşlerin birbirini dinlemeden, anlamadan hayatlarına kolayca çıkarmasının önünü açmaktadır. Sonra birleştirici yol olarak aşk gösterilmektedir.

Özcan Deniz’e sormak lazım Didem’i düğünden alıp eve getirdin, sonrasında barınakta mutluluk öpüşmesiyle final yaptırdın peki sonrası ne olacak? İkisinin hayatında ne değişti? Hatta daha kötüsü oldu, Âdem bir kadınla yakalandı; Didem başka bir erkekle evlenecek noktaya geldi. Yarınlarda bu yaşananlar kavgalarda gün yüzüne çıkmayacak mı? Aşk, Didem’in kariyer arzunu, Âdem’in arkadaş ilişkilerini nasıl şekillendirecek? Yani sorunun başladığı yerde, sorunlara nasıl bir çözüm getirildi. Yarınlarda o heyecan ve tutku kaybolup, hayat monoton bir rutine dönüştüğünde ne olacak? Yine mi başa saracak bir ilişki ile mi karşılaşacağız?

Soruna değinmek her zaman işin kolay tarafı olmuştu. Önemli olan soruna çözüm üretebilmek ve bunu sanatla yoğurabilmektedir. Başta da dediğim gibi sanatçı kimliği taşımaya çalışanların kendine ait bir felsefesi ve dünya görüşü olmayınca ortaya oynayıp, prim yapmaya çalışmaları popüler kültürün ve modern anlayışın bir hastalığıdır. Salt sorunu ve duygulardaki zikzakları dile getirmek sanatçı kimliğiyle bağdaşmayacak bir tutumdur. Sorunu sokaktaki insanlar daha iyi ve detaylı bir şekilde dile getirir, çünkü yaşadığını anlatacaktır.

Özcan Deniz filmin girişinde belirttiği mutlu sonla biten masallara yaptığı göndermelerin tuzağına kendisi de filmin sonunda düşmektedir. Filmin girişine acaba diye umutlandığımız bakış açısı maalesef yönetmenin yetersizliğiyle başa dönmüş ve Özcan Deniz sen de bizi masallarınla kandırmaya çalıştın demekle yetiniyoruz.

Filmin Künyesi

Yapımı:2011-Türkiye

Tür:DramKomediRomantik

Süre:105Dak.

Yönetmen:Özcan Deniz

Oyuncular:Ayşen GrudaDeniz ÇakırCezmi BaskınNaz ElmasBarış Falay

Senaryo: Özcan Deniz