İNANCIN TRAJİK HİKÂYESİ

27 / 09 / 2017

Hayata ve içindekilere bir açının (perspektif,nokta-i nazar, paradigma, parametre) penceresinden bakarız daima. Bu, bir tercih değil, bir zorunluluk, bir kaçınılmazlıktır.Açısız bakabilen bir yaratılmış yoktur yeryüzünde. Bütün açılardan aynı anda birden bakabilen bir yaratılmış da. Bu vasıf,(manzar-ı âladan bakış) Allah’a mahsustur. Bakış açısını belirleyen açılar nedir? Daha doğrusu bu bakış açılarının kaynağı nedir? İnsanoğlu herhangi bir şeyeaçısız bakamayacağına göre, her açının da üzerine bina edildiği bir açı veya açılar zinciri vardır mutlaka. O açıların da bir açısı, onun da bir açısı, onun da bir açısı… Silsile, “devr-i teselsül” şeklinde devam edip gider. Anlamlandırmak için bu silsileyi bir yerde kesmek veya durdurmak gerekiyor.

Bunun için de yine hariçten başka bir açıya ihtiyacımız var. Bu açının belirleyici ölçütünün duygularımız ve akıllarımız ve iradelerimiz olduğu gayet açık. Bakılan şeyler, bakış açılarına göre anlam kazanıp renk alıyorsa, hangi bakış açısının daha ‘güvenilir’ olduğunu tespit etmemiz gerekiyor. Yazık ki bu tespit işini ‘nesnel’ ölçüler içerisinde yapabilecek bir fani yok şu koca dünyada. Bakış açılarımızın ‘güvenirlik’ ve ‘geçerlik’ göstergesi o bakış açısına olan “öznel” inancımızdan başka bir şey değil. Her şey bu anlamda bir bakış açısı meselesi.

Dinler örneği üzerinden gidersek, her inanç mensubu, kendi “öznel” ve “sübjektif” inancına “nesnel” ve “objektif” bir duygu ile inanır.Çünkü inançlarının kaynağı olan “kutsal kitaplar” onlardan böylesi bir kesin iman (yakin)  ister. İç dünyasında kesinlikler ve mutlaklıklar hâkim ve fakat dış dünyaya geçince bu kesinlikler ve mutlaklıklar, olasılıklar ve görecelikler dünyasının katı ve sevimsiz gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda. Bu bakımdan her inanç mensubu bir ikilemin (dualizm) trajik hikâyesini yaşar bütün yaşamı boyunca. Mutlaklık ve izafilik arasında yaşanması kaçınılmaz olan bu çatışma veya sürtüşme ölümüne kadar bırakmaz yakasını onun. Onun için inanmak ikilemi tercih etmektir.Bilerek, görerek, isteyerek ve kimi zamanda istemeyerek.Bazen inanç mensubu, bu ikiliği aşmak veya çözmek amacıyla kesinliklerini reel olan olasılıklar dünyasına tatbik etmeye çalışır, bu durum -zorunlu olarak- şiddet, terör, kaos şeklinde gösterir kendisini.

Bakış açılarını besleyen amillerin başında ön-yargılarımız ve ön-algılarımız gelir. Çoğunlukla doğuştan, coğrafi ve sosyal çevre tarafından şekillenir bu yargılar ve algılar. Ön-yargısız ve ön-algısız hayata bakamayan tek varlık insanoğlu. Bunlar, hayvanlarda yoktur, onların bilinçleri yoktur çünkü. Bu yargılarımızın oluşumunda katkımız ne kadar bizim? Daha uygun bir söyleyişle bunların teşekkülünde herhangi bir rolümüz ve dahlimiz var mı? Dinlerimiz ve kimliklerimiz bir parça bu ön-yargılar ve ön-algılarımız ile ilintili olduğundan bunların seçiminde bizler ne ölçüde özgürüz. Tabiatı ve içindekileri, bakış açılarımızın etkileyici ve besleyici dinamikleri olan bu melekeler sayesinde anladığımıza ve kavradığımıza göre iyi-kötü, güzel-çirkin, haram-helal gibi ontolojik ayrımlarımız biraz da bunlara eşlik ederek veya paralel olarak şekillenmiyormu? Kısacası bu melekelerin yönünü tayin etmede ne kadar muktediriz?

Dünyaca ünlü bir filozofun kendi çocukluk dini olan Hıristiyanlıkta ısrar edişi, yine dünyaca ünlü bir bilim adamının kendi çocukluk dini olan Budizm’de ısrar edişi ve bunları da anne- babalarının dini üzerine kalmak gibi romantik bir isteğe bağlamalarının biricik nedeni, öznel olan bu bakış açıları ve onları besleyici konumunda olan ön-yargılarından/ön-algılarından başka ne ile açılanabilir? Yaşam bir bakış açısı meselesi. Eminim, şu an bu satırları okuyan pek çok insan -bu satırların bizzat kendisinden ziyade- bu satırların yazarının hangi bakış açısıyla bunları kaleme aldığını anlamaya ve kestirmeye çalışıyordur. Doğaldır, çünkü bizler çoğunlukla ne denildiğine değil, nerden denildiğine önem veririz. Yani bakış açısına.“Ne” nesnesine anlam veren “nerden” tümlecidir çünkü.