MÜCAHİT BİLİCİ İLE ‘DİNE DAİR ÜMİT’ ÜZERİNE

06 / 09 / 2017

Bilici’nin bir dergide çıkan “Dine Dair Ümit” başlıklı yazısını okuyorum. Şöyle başlıyor yazı:

“Din, dine dair ümitten ibarettir. Kurtarıcı, kurtarıcıya dair ümidin kendisidir. Maddesi ümit olduğu ve hakikati hep ertelenen kaldığı için din kalıcıdır. Kurtuluş, kurtarıcıda değil, beklemenin kendisinde gizlidir. Dindeki ümit, ümide olan inançtır.”

Dolgun ve olgun cümleler fakat İsabetsiz yargılar. Din, ümidi mündemiçtir ama tek başına ümitten ibaret değildir. Kurtarıcı, kurtarıcıya dair ümidi mündemiçtir ama ümidin kendisi değildir. Kurtarıcı o ümitten bağımsız olarak vardır çünkü. Olması lazımda. Ümidin kendisi kurtarıcının varlığında gizlidir. Kurtarıcı, ümidin garantisidir. Aksi halde yalnız başına bir ümidin bir kuruntudan hiçbir farkı yoktur. Kurtuluş, kurtarıcının bizzat kendisindedir, beklemenin kendisinde değil. Çünkü kurtarıcısı olmayan bir beklemenin anlamı yoktur. Dindeki ümit, ümide olan inanç değil sadece o din sahibinin doğru sözüne olan inançtır.

“Mehdi hep çok olmuştur, gelmediği için. Mehdi hiç gelmeyecektir ama hep beklenecektir. Mehdi beklentisi sahnesinde seyrettimiz aslında dinin bir bütün olarak hikayesidir. Dini, gerçekte ve gerçekten arayanların onu bulamaması bir tesadüf değil bir kaçınılmazlıktır.”

Mehdi hep olmamıştır, mehdiye benzer mehdi-misal zatlar olmuştur sadece. “Mehdi hiç gelmeyecektir” iddiası karşılıksız ve temelsiz bir ümitten ibarettir ve tipik bir modernist söylemdir. Mehdinin gelmeyeceğine inanmakta herhangi bir beis yok ama dinin (İslam’ın) macerasını mehdinin macerasına benzetmek en hafif tabirle gaflettir. Biri asıl, diğeri usuldür çünkü. “Mehdi beklentisi sahnesinde seyrettimiz aslında dinin bir bütün olarak hikayesidir.” Ne demek bu? Mehdi hiçbir zaman gelmeyeceğine ve hep bekleneceğine göre dinin, yani İslam’ın vadettiği kıyamet, mahşer, diriliş, ahiret gelmeyecektir. Ama hep beklenecektir. Öyle mi? En vahim cümleye geliyoruz: “Dini, gerçekte ve gerçekten arayanların onu bulamaması bir tesadüf değil bir kaçınılmazlıktır.” “Dini gerçekte ve gerçekten arayanlar” onu neden bulmasın? “Gerçekte ve gerçekten arayanların” bulamaması kaçılmaz ise dini bulan hiç kimse yoktur demektir. “Dini gerçekte ve gerçekten arayanlar” onu bulur. Gerçekte ve gerçekten aramayanlar onu bulmaz. Hem bu saikler ile dini arayıp da bulamayan kim var?

“Bu öyle bir ümittir ki boşta serpildiğinde bile kendi nesnesini yaratacak kudrette ve lüzumdadır. Çoğu kez dinin nesnesi beşeridir ve imalat tarihi bile tespit edilebilir bir niteliktedir. Zaten dini, inanılan şeyin sahihliğinde arayanlar hayal kırıklığı yaşarlar. İnsanların ekseri bu ısrarda bulunmaz ve bu sorunla karşılaşmaz. İhtiyacı da yoktur. Ancak bu ısrarda bulunanlar dini iddia edilen yerde aradıklarında bulamazlar.”

Bu cümlelerin neresinden tutmalı? Din, sade bir ‘ümit’ olduğuna göre “boşta serpilse bile kendi nesnesini yaratacak kudrette ve lüzumdadır.” Bu, “insan tanrıyı ve dinleri yarattı” şeklindeki pozitivist inançla tam bir paralellik arz etmekte. Zaten sonraki cümle bu düşünceyi pekiştiriyor. Dinin nesnesi beşeri değil, ilahidir. Din inzal edilmiştir, imal edilmiş değil. Asıl fiyasko olan cümleye geldik: “Zaten dini, inanılan şeyin sahihliğinde arayanlar hayal kırıklığı yaşarlar... Ancak bu ısrarda bulunanlar dini iddia edilen yerde aradıklarında bulamazlar.” Dinin sahihliği inanılan şeylerin sahihliğinden başka ne ki? Yani, inanılan

şeylerin sahihliğinin ölçüsü o inancın kaynağı olan metinlerin sahihliğinden başka bir şey değil. Şimdi ben İslam’ın sahihliğini aramakta ısrar ediyorum ve bu amaçla onun sahihliğinin ölçüsü olan Kuran-ı Kerim’e gidiyorum, hayal kırıklığı mı yaşıyorum. Hayır. Böyle soylu bir gaye taşıyarak Kuran-ı Kerim okuyup hayal kırıklığı yaşayan birisinin varlığına ihtimal bile vermiyorum. Ya da İslam’da inanılan şeylerin sahihliğini aramak amacıyla Kuran-ı Kerim’e müracaat eden kaç kişi onları orada bulmadı?

“Peki din nerede yaşamaktadır? Din, inanılan şeyde değil inananların samimiyetinde yaşamaktadır. Yani inanılan şeyin olmayan doğruluğundan çok inanmadaki samimiyettir din ve dini yaşatan şey. Din ihlastır. …Dinlerin akla uygunluk iddiaları bu açıdan kulağı okşayan bir karşılıksız iddiadan ibarettir…” (OT Dergi Eylül 2017'de daha özet hali)

Din, inananların samimiyetinde değil, inanılan şeyde yaşamaktadır. Samimiyet çok önemlidir ama tek başına yeterli değildir. Ondan çok daha önce samimiyetle inanılması gereken sahih kaynaklar önemlidir. Dini din yapan ve yaşatan şey, inanmadaki samimiyet değil, inanılan şeyin doğruluğunda yatar. Eğer tek ölçü samimiyet ise “hak” ve “batıl“ gibi ontolojik ayrımların hiçbir manası kalmaz. Hangi din mensubu kendi dinine samimiyetle inanmıyor ki! Böyle inanıyorlar diye bütün dinleri doğru ve sahih kabul edebilir miyiz? Samimiyet, bütün din mensuplarında olan insani bir duygu. Hatta Mekke dönemi putperestleri bile kendi inançların da olabildiğince samimiydiler. Evet din samimiyettir ama doğru sabitelere inanmak şartıyla. Böyle değilse eğer Kuran’ın samimi olan diğer din mensuplarını müşrik, kafir, zındık, münafık olarak tesmiye etmesinin hiçbir manası olmazdı. Diğer dinleri bilmem ama İslam’ın akla uygunluğu “kulağı okşayan bir karşılıksız bir iddia” değil, serapa hakikattir.