RAMAZAN HUZURSUZLUĞU

06 / 06 / 2018


Günler birbiri üzerine yığılır gibi mat ve renksiz. Sahur, iftar, mukabele, teravih, açlık, susuzluk, yorgunluk, takatsizlik, oruç edebiyatı… Sahnenin dışında yaşadı daima. Teravih namazlarını kılarken, mukabele takip ederken, kandil gecelerini isteksizce kutlarken bile hasbi değildi. Bir tezadın, bir çatışmanın kurbanıydı o. Yıllarca okuduğu kitaplardan kaptığı bir hastalık vardı: tereddüt, kuşkulanma, teslim olamama.

Bir tarafı yapılan şeylerin güzel ve gerekli olduğuna inanıyordu, bir tarafı kuşkunun pençesinde kıvranıyordu biteviye. Barış ve uzlaşı gerçekleşmedi hiçbir zaman. Yanı başında tam bir teslimiyet içinde ramazan gecelerini ihya eden talihli bir topluluk vardı. Aralarına karışmak, onlar gibi çatışmasız yaşamak istiyordu ama bunu beceremiyordu bir türlü. Tarif edemediği, adını koyamadığı bir engel, bir hicap vardı. En huşulu ve huzurlu anlarında bile iblisin o zalim vesveseleri bırakmıyordu yakasını.

Yazdığı yazıların hiçbir aks-i seda oluşturmaması yakıyordu. En sevdiği yazarlara imzalı göndermişti kitaplarını fakat hiçbirinden çıt çıkmamıştı. Sevdiği yazarlar sevmiyordu onu. Daha doğrusu takmıyordu ve tanımıyordu. Yıllarca emek verip zihin teri, alın teri dökerek ve üstelik bütün yayın masraflarını kendisi karşılayarak yazdığı bir kitap aylar sonra “kitap yurdu”nda sadece üç adet satılmıştı. Bu kadar ilgisizlik ve isteksizlik varken yazmak neden? Yoksa yazıkları mı gereksiz şeylerdi? “Dünyanın en gereksiz yazılarını yazıyorsun” diyen eşi haklı olabilir miydi?

Hangi yazar bu denli bir alakasızlığa tahammül edip yazmaya devam edebilir? Çok sevdiği bazı yazarlara gönderdiği mesajlar aylar sonra cevap alır, çoğu zamanda almaz. Bir şeyler paylaşır sadece birkaç beğeni alır, bunu söyleyince de vaaz üstüne vaaz işitir. “Efendim önemli olan Allah rızası, kendin için yazacaksın insanlar için değil…” Amenna ama insan insanın iltifatına susuz. “Her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister.” Kime? Kendisi gibi insanlara tabiî ki. İnsanı insan anlar çünkü.

Sahur programları, iftar programları vaazlardan, buyruklardan, telkinlerden, nasihatlerden geçilmiyor. Hayatı boyunca bir defa dahi olsa düşünürken irkilmiş, tereddüt geçirmiş birilerini görse gidip ellerine kapanacak. Herkesin dilinden dökülen mutlaka ait sözcükler. Tereddüt yamacına uğramıyor hiçbirinin. Neden kalbi imanla dopdolu bir Müslüman gibi ramazanı yaşayamıyor? Şikayet ediyor ama şikayet ettiği şeylerin yerine ne koyabileceği konusunda minnacık bir fikri yok.

Dün akşam yalnız geçirdi iftarını. Bir ekmek ve birazcık yoğurt. Niçin? Yeryüzünde bunu bile bulamayan milyonlarca insanın halini anlayabilmek için. Anlayabildi mi peki? Ne gezer! Okkalı ve kallavi bir iftar yapamadığı için sabaha kadar sinirliydi ve defalarca eşine çattı, kavga çıkardı.Söylemek çok kolay fakat eylemek o kadar zor ki!

Yıllardır birinci günden son güne kadar teravih kılamadı, mukabele takip edemedi. Her ramazan öncesi buna sıkıca niyetlenir ama bu sadece niyette kalır. Tembellik mi, nasip mi? bilmiyordu. Ramazan başlayınca olması gerekenin aksine bir huzursuzluk, bir tedirginlik kaplar içini, ta ramazan bitene kadar. En dindar zamanları ramazan dışı zamanlar. Her ramazan “Kış Işığı” filmini izler ve o kuşkulu duygular içerisinde mukabele dinlemeye gider. En asi duygular ramazanda kaplar içini. Açlık dese ramazan dışında aynı beslenme tarzı, başka bir sebep olmalı.

Sanata, edebiyata bulaşan “huzurlu” olamaz artık. İman tereddüdü kaldırmıyor. Onun için “daimi tereddüt küfürdür” diyor İmam ÂzamEb-u Hanife. Düşünmeye başlayınca inancı kırılıyordu, inanca sarılınca düşünemiyordu. Hem tam düşünmeyi hem tam inanmayı birlikte, bir arada yürütemiyordu. Bunun nedeni ne düşünceydi ne inanç, kendisiydi sadece. Edebiyatla kirlenen mizacıydı. Sahur vaktinde lüzumsuzca bu berbat satırları karalayacağına kalkıp bir teheccüd kılsa veya camideki mukabeleye gitse daha iyi olmaz mı?