TANRININ VARLIĞI VE YOKLUĞU ÜZERİNE BİR SORUŞTURMA

19 / 07 / 2017

Her kültür, bir tabuya, bir mukaddese muhtaç, varlığını ikame edebilmek için. Toplumsal hafıza denilen olgu ancak bu sayede varlığını devam ettirir ve kendini yeni yaratımlar, atılımlar için hazır hisseder. Ünlü antropologların ‘tabu’ üzerine yaptıkları bazı güncel incelemeler, bu olgunun, özellikle modern zamanlarda öyle zannedildiği gibi ilkel ve kaba bir inanış olmayıp, toplumları ayakta tutan biricik manevi güç olma hüviyeti taşıdığını ortaya koyuyor. Materyalist düşünce maneviyi toptan inkar ettiği için aslında farkında olmayarak toplumu inşa eden unsurların en belirgin olanını da inkar etmiş oluyor.

Ateist bir bakış açısıyla adına medeniyet denilen o, “bütün unsurların ahenkli bir terkibi” olan mefhum bir kalemde yıkılmış oluyor. Medeniyetsiz bir toplumun, daha doğrusu böylesi manevi bir hafızaya malik olmayan bir toplumun uzun zaman ayakta kalması ve tarih sahnesinde yapıcı aktif bir özne olarak varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Kutsalı, mukaddesi, dokunulmazı yok saymak, insana yapılabilecek en büyük kıyımdır çünkü.Toplum kendi varlığını bu “anlamlar” üzerine inşa eder ve bu “anlam” onun varlık sebebi haline gelir.

Tanrı fikrinden yoksun, tek kanatlı, tek boyutlu bir medeniyet telakkisinin mekanik bir dünya tasavvuru dışında insanlığa armağan edebileceği hiçbir şeyi yok. Tanrının varlığı veya yokluğu konusunda klasik felsefi kanıtların hiçbiri düşünen, araştıran, acı çeken zekaları tatmin edemiyor. İnanmayan birinin inanan birini, inanan birininde inanmayan birini kendi konumunda anlayabilmesi imkansız gibi görünüyor. Her iki tarafta birbirine acıyor. Empatinin kurulamayacağı tek alan burası galiba. Çünkü inanmayan birinin “empati”yoluyla yani gerçekte inanmadığı halde inanıyormuş gibi yapması ya da inanan birinin aynı şekilde inanmadığı halde inanıyormuş gibi görünmesi tek kelimeyle kendi kendini kandırmaktır.

Stendhaltanrının en büyük kusuru varolmamasıdır” der. “Şeytan, tanrının eylemsizlik hali (boş durması) dışında, başka bir şey değildir” der,Zerdüşt Böyle Buyurdu yazarı. Her iki halde de bir inisiyatif kullanma durumu göze çarpar.Tanrının varolması gerektiği düşüncesi, yitirilmiş, daha avamca bir ifadeyle modası geçmiş arkaik bir faraziyedir, bunlara göre. Bir iddia var, tanrı olamaz/olmamalı şeklinde olumsuz bir iddia var çünkü. Negatif-zayıf ateizm değilde pozitif-güçlü bir ateizm varsayımı duruyor karşımızda. Delil ile, kanıt ile, muhakeme ile kesin-yakini bir sonuca ulaşmak zor gibi görünüyor.

Varolduğunu söyleyenlerin klasik delilleri şunlar: Ontolojik delil, kozmolojik delil, teleolojik delil, psikolojik delil, ahlaki delil daha İslami bir terminoloji ile söylersek imkan delili, hudus delili, inayet delili, ihtira delili, gaye ve nizam delili, vicdan delili… Modern zamanlara varıncaya kadar bu deliller saltanatını sürdürüyordu ancak “aydınlanma” ile birlikte bu deliller uyanık zekalar tarafından ciddi bir şekilde eleştiriye tabi tutuldu ve sonuçta bu saltanat büyük ölçüde yara aldı, zayıfladı, klasik olma vasfını yitirdi. Tarafsız bir gözlemci gibi davranarak söylemeye çalışırsak her iki cenahında kanıtları güçlü, sahici ve tutarlı. Tanrıbilimciler için en büyük sorun olan “kötülük problemi” hala güncelliğini korumakla birlikte, başta Gazzali ve Spinoza olmak üzere bu problemi çözme adına ortaya sürülen gerekçeler kuşkuları üzerine çekmeye devam ediyor. Aynı şekilde inanmayan düşünürler için alemde varolan güzellik, ahenk, iyilik “güzellik problemi” olarak güncelliğini koruyor hala.

Kainatın bu özgeci, seçici, “indirgenemez karmaşıklığı” karşısında ateistlerin “doğal seçilim”, “kendi yaşamsal şartlarını oluşturma” gibi ampirik, bilimsel açıklamaları en hafif tabirle kifayetsiz duruyor. Aslında varolandan hareketle, varolması arzu edilen soyut, kusursuz, mükemmel bir varlığa ulaşmaya çalışmak pek sağlıklı bir yöntem gibi gözükmüyor. Bilimsel alanın somut, eksik, kusurlu ve sınırlı verilerinden yola çıkarak, soyut, kesin ve bağlayıcı olan teolojik-metafiziksel çıkarımlara, önermelere, inançlara ulaşmak mümkün değil.

SörenKierkegaard"İmanın, düşmanı olarak görmesi gereken kanıta ihtiyacı yoktur” derken akılsal bilginin basit el yordamına karşılık imanın yaşamsal kesinliğini ortaya koymaya çalışıyordu ve bu cesurca girişiminde sonuna kadar haklıydı. Bu düşünce İslam irfanında “bedahetin olduğu yerde ispata ne hacet” şeklinde daha beliğane ifade edilmiş. Görünen o ki araştırmalarımızın içine akıl ile birlikte sezgi öğesini katmazsak sağlıklı bir neticeye ulaşmamız mümkün gibi gözükmüyor. Tıpkı Bergson ve Gazzali’nin yaptığı gibi.

Hulasafilozofların ve bilim adamlarının tanrısının karşısına bir akıl yürütmeyle, kanıtlamayla değil, kutsal kitaplarda kendini açığa vuran bir habere inanma, güvenme fiili ile ortaya konan imanın tanrı’sını yerleştirme daha makul bir tercih gibi.