TEFSİR, TE’VİL VE İHTİLÂF

13 / 09 / 2017

Tefsir, kelime manası itibariyle yorum, izah, açıklamak demek. Istılahi, yani teknik anlamda İlahi beyanın satırları içine gizlenmiş manayı, amacı, inceliği ve derinliği keşfedip ortaya çıkarmaktır. Eskilerin ifadesiyle “makasıd-ı Kurâniyyeyi veya murad-ı ilahiyi anlamaya çalışmaktır.” Modern zamanlara ait ifadesiyle “anlambilim” ya da “yorumbilim.” Kur’an, kendisini “La Reybe Fih” yani apaçık (lütfen dikkat! açık değil, apaçık) olarak tanımladığı halde neden yüzlerce, hatta binlerce tefsir kaleme alınmış? sorusu hayati bir önem taşımakta.

Her müfessir, kendi anlambilimi açısından bu soruya çok değişik cevaplar vermiş, ancak verilmiş olan bütün yanıtları bir tek cümlede özetleyebiliriz: “İlahi beyanın anlaşılmasını kolaylaştırmak.” En güvenilir rivayete göre günümüze kadar yüz bini aşkın tefsir kaleme alınmış. Bu tefsirlerin birçoğu Kur’an’ın anlam, içerik ve mesajından ziyade üslup, ifade ve grameri üzerinde yoğunlaşmış.

“Her tarif bir tahriftir” ilkesinden yola çıkarsak tarih boyunca kaleme alınmış olan bu eserlerin Kur’an’ın anlaşılmasını kolaylaştırmak yerine -tam tersine- zorlaştırdığı söylenebilir. Bu düşünce ilk dönem bazı selef âlimleri tarafından defalarca dile getirilmiştir. Bir ciltten fazla olan tefsirleri “bid’at” olarak nitelendirmişlerdir. Tarihsel süreç içerisinde yaşanan anlam kapalılığı, bulanıklılığı, metodoloji sorunu bu tefsir bolluğunun ana nedenlerinden sadece biri.

Konuya daha iyimser bir açıyla yaklaşanlar bu durumu “farklılık, renklilik, çeşitlilik, zenginlik” olarak yorumlayabilirler. Ancak geçmişteki ve hali hazırdaki zihni/ameli dağınıklılığımız, parçalanmışlığımız bu iyimser yaklaşımı pek doğrulamıyor. Yani hüsn-ü niyet, realiteyi değiştirmeye yetmiyor.

Bugünün manzarası hiç de iç açıcı değil. İkincil (tali) metinler ve şerhler asli kaynağın yerini tutmuş durumda, yani merkeze önce ikincil kaynak alınıyor asli kaynak ara sıra müracaat edilmek üzere raflarda bir aksesuar gibi bekletiliyor.

İlginçtir ki her “tali kaynak” sahibi kendi iddiasını kanıtlamak için “asli kaynağı” bir laboratuar gibi kullanıyor. Ondan daha ilginç olanı bu acıklı tabloyu mazur ve meşru göstermek için yine asli kaynaktan bir sürü delil sıralamak. Yani sizin anlayacağınız bugünkü anlam dünyamız bu ikincil şerhler üzerine kaim.

Metin bir ve tek ancak ona bina edilen, daha doğrusu onun üzerine inşâ edilen yorumlar yüzlerce. Gerçek nasıl bir anda yüzlerce değişik renge bürünebiliyor? Mu’ciz olan Kur’an çok yerde açık bir şekilde ve ısrarla ”dağılmayın, parçalanmayın” diye uyarıda bulunurken; konuşan Kur’an ve el-Emin olan Peygamberimiz (as) nasıl ”ümmetimin ihtilâfı rahmettir.” diyebiliyor? Görünürde bir karşıtlık var ama ‘te’vil’ yoluyla bunu gidermek yapılabilecek en kolay şey.

İmam Gazzali hadisteki ihtilâfı olumlu (müspet) ve olumsuz (menfi) diye ikiye ayırır. Tıpkı bid’ayı iyi (hasene) ve kötü (seyyie) diye ikiye ayırdığı gibi. Halbuki Nebevi beyanda her türlü bid’a’nın ateş olduğu açık ve kesin.

Abdulkerim Şuruş’a sorarsak cevap çok basit. İlahi metin tek, ancak onu anlamaya, algılamaya çalışan zihinler binlerce, her zihin kendince hem anlama bir şeyler katar hem de ondan bir şeyler koparır. Yani koyu ve karanlık bir görecelilik…

Hatemi, Şuruş’un izini takip ederek İslam’ın tek olmadığı ve yaşayan Müslüman sayısınca İslami algılayışların olduğunu söyler. O zaman insanın şöyle sorası geliyor: “İslam’ın bağlayıcılığı nerde kaldı? Daha doğrusu eğer ortada tanımlanmış ve çerçevesi çizilmiş bir din yoksa insanlar neye, niçin, nasıl ve neden inanacak?”

Afgani’ye sorarsak meselenin kaynağı Dehrilik. Onu dirilmemek üzere çürütmek lazım. Halbuki günümüzde dehriler, yani ateistler, nesli tükenen son ucubeler. Sorunumuzun onlarla hiçbir ilgisi yok.

Ve tilmizi Abduh’a sorarsak çözüm “Zamana yayılmış uzun soluklu bir maarif meselesi.” Aradan tam bir asır geçti maarif meselesi kısmen çözüldü ancak sorun hala bütün vuzuhuyla ayakta.

Öztürk, Atay, Kırbaşoğlu ve modernistlerin kaffesi için çözüm çok kolay: İkincisini, yani uydurma hadisi atın sorun kendiliğinden çözülür. Ancak bu çöpe atma o kadar kolay mı? En sahih kaynaklarda bile bu ve benzeri hadis-i şeriflere rastlamak mümkün.

Bulaç, Kaplan ve benzerlerine sorarsak bize ”parametre, paradigma, modernizmin sonu, medeniyet hamlesi” gibi yığınla ıvır zıvır sıralarlar.

Dücane’ye sorarsak sorunun tek nedeni Kur’an’ın lisanına ve o lisanın nâzil olduğu devre vukufiyetsizlik. Yani tüm müfessirlerimiz bir parça cahil.

Şeriati’ye sorarsak mesele tarihin uygunsuz yürüyüşünden kaynaklanmakta. Hegel bile bu noktada çaresizse biz ne yapabiliriz?

Kutup ve Mevdudi’ye sorarsak çözümün tek adresi siyasi bir inkılabın zafer tacı. İran 79’ lardan beri takıyor bu tacı, fakat sorun hala dimdik ayakta.

Fazlul Rahman’a sorarsak sorun kökü çok derinlerde bir bilinç ve kavrayış sorunu. Ancak uzay çağına geldik hâlâ o bilinci yakalayamadık nedense.

Daha başka birine sorarsak biricik çözüm “sağlam bir tasavvurun inşası.” Yani histerik ve depressif çıkışlardan olabildiğince uzak kalma. Bu durum yolun başındakiler için geçerli, hâlbuki yukarıda saydığımız malum zevat bu yolun sonuna gelmiş bulunuyor. Yani nasihat devri çoktan bitti.

Hulasa, “anlamın buharlaşması”, yani sadelik ve tazeliğin kaybolması zihinleri zifiri bir kaosun içine sürükledi. Tek umudumuz: te’viller, tavizler, tabirler, tefsirler, telmihler… Şair ne güzel söylemiş:

Ettik o kadar ref-i taayyün ki Neşati

Ayine-i pür tab-ı mücellada nihanız.