TEK İSLAM YOK, İSLAMLAR VAR

09 / 08 / 2017

Anlam dünyası-sanıldığının tam aksine- net, şeffaf ve berrak değil, olabildiğince mat, kesif ve gölgeli bir manzara arz etmekte. Hakikat, ona bakan göz sayısınca renk ve hüviyet değiştirebiliyor. Onun yegane, bir ve tek olduğuna dair vurgulu söylemler, romantik bir duygu feveranı dışında herhangi bir kanaat hâsıl etmiyor içinde insanın.

Dünya ve içindekiler, konumlandığınız yer itibariyle bazen ak, bazen kara, bazen de mat bir görünüm alabiliyor. Her düşünce ve inanç kendi konumunu veya zeminini tahkim etmek adına karşıtını yaratır ve onun düşmanlığının şiddeti üzerinden kendi paradigmasının haklılığını ispat etmeye çalışır. Muhalifler ne kadar güçlü ise kendisi o kadar haklı, düşman ne kadar pervasız ise, kendileri o kadar cengaver. Yani kısacası bütün düşünceler ve inançlar, her şeyden evvel kendi câhiliyesini inşa ederler.

Meseleye mutlak’ın perspektifi ile baktığınız zaman dünya müsamahasız, hoşgörüsüz, birbiriyle kaynaşması imkansız siyah ve beyaz şeklinde, kesin, keskin iki ana kutba bölünür: Biz ve ötekiler. Biz sonsuz haklı, ötekiler sonsuz haksız; biz sonsuz güzel, ötekiler sonsuz çirkin; biz sonsuz hak, ötekiler sonsuz batıl; biz sonsuz insan, ötekiler sınırsız barbar. İslamiyet ve aydınlanma sonsuz aydınlık, ondan öncekiler olanArap toplumu ve ortaçağ sonsuz karanlık.

Dünya ve içindekileri böylesi “te’lifi kabil olmayan” katı bir okumaya tabi tutmak ne kadar İslami, daha doğrusu ne kadar insani? Evet, İslam öncesi Arap toplumu bir bakıma karanlık ancak bu karanlık Hassan Bin Sabit, Varaka Bin Nevfel ve Naciye gibi aydınlık bazı dehaların zuhur etmesine engel olmamış. Keza ortaçağ bir bakıma karanlık ancak insanlık semasının gözde yıldızlarından biri olan Dante’nin yetişmesinde ev sahipliği yapmış. Aynı şekilde İslamiyetmahza aydınlık fakat Zeyid, Velid ve Haccac gibi “insan bozması canavarlar”ın hayat sürmesine ve üstelik yönetici olmasına engel olamamış.Rönesans insanlık tarihinde bir milat fakat Dantongibi binlerce namuslu kelleninkatili olan giyotinin de en ziyade fââl olduğu bir devir.

Meseleye Batılı zihnin baktığı yerden yaklaşırsanız günümüz modern dünyasında en büyük tehdit İslam’dır, bütün fanatik, fundamentalist, radikal oluşumların mayasında o vardır. Her 11 Eylül’ün kutlama yıldönümlerinde Kur’an yakılmalarına sıkça rastlanılmasının altında bu algı egemendir. Sonuç olarak her inanç, karşıtı üzerinden kendisine bir meşruiyet, bir beslenme, bir yasal dayanak bulma çabası içinde. İnanç keskinliği sadece bu dünya ile sınırlı kalmaz âhireti de içine alır, gaybi alanlarda bile net bir ayrıştırmaya gider.

Mesela cennet denilen ilahi lütuf her din mensubu için ayrı bir anlam ifade ediyor. Yahudilere göre, kendi ırklarından olmayan hiç kimse buraya giremez, Hıristiyanlara göre cennet sadece Hıristiyanların barınabileceği bir yer, hatta Dante, ilahi Komedya’sında İslam peygamberini cehennemin en alt tabakasına yollamakta bir sakınca görmez.Biz Müslümanlara göre ise, hâlis Müslümanlar dışında hiç kimse bırakın oraya girmeyi oranın kokusunu bile alamayacak.

Bir tek İslam yok, İslamlar var. Bir tek Hıristiyanlık yok, Hıristiyanlıklar var. Bir tek Yahudilik yok, Yahudilikler var. Biraz daha hususiye inelim, bir tek mezhep yok, mezhepler var. Bir tek meslek yok, meslekler var.  Bir tek meşrep yok, meşrepler var. Hulasa bir tek doğru yok, doğrular var.Bu kadar reel ayrışmalar içinde sahici bir birleşmeye doğru adım attığını söylemek ne kadar gerçekçi? İnsanlığın en büyük kafaları bile bu kabil ayrıştırmalardan kurtaramamış kendilerini:Dante, Tolstoy, Dostoyevski, Mevlanaİkbal

Bütün bunları paranteze alarak “herkesi kucaklıyorum” söylemiyle yola çıkıp kendini aldatmanın veya kandırmanın hiçbir manası yok. Sonsuz merhamet sahibi olan Allah/Tanrı bile herkesi memnun edemiyor. Şu an yeryüzünde yaklaşık yedi milyar insan yaşam sürüyor, ortalama bir hesapla bunların bir buçuk milyarı Müslüman gerisi küffar, yani sonsuz azabı hak etmiş zavallılar. Tam beş buçuk milyar insan, bizim inancı paylaşmadığı için, hepsi “necis” (pislik) ve “BelhumAdal” hayvandan aşağı bir konumda. Bütün Müslümanlar -entelektüeller gizli, avam açıkça- bu gerçeği tereddütsüz kabul ediyor.

Ama insan şunu düşünmeden edemiyor: tamam bunlar birer pislik, hayvandan bile aşağı ama nasıl oluyor da bu derece alçak olan bu yaratıklar bilgisayarı, interneti, televizyonu, sinemayı, tiyatroyu, romanı, komedyayı, trajedyayı, dramayı, arkeolojiyi, filolojiyi, antropolojiyi, sosyolojiyi, psikolojiyi, eğitim bilimlerini, radyoyu, telefonu, otomobili, elektriği, ampulü, uzay mekiğini, müzeyi, müzeciliği, hürriyeti, eşitliği, adaleti, demokrasiyi, insan haklarını, hayvan haklarını, engelli haklarını, parlamenter sistemi… buluyor ve bunları kendi tekeline almayarak bütün insanlığın istifadesine sunuyor?

Sahi bu alçaklar -bir zamanlar zeki bir romancımızın dediği gibi- bize verdiklerini bir gün geri almak isteseler, bize ne kalır birkaç virane ve kâşane mesken dışında? Dahası bu denli “necis” bir kafadan bu kadar güzel, lüzumlu, faydalı ve dahi vazgeçilmez şeylerin sadır olması hiç makul gibi görünmüyor. Çünkü cari olan kural gereğince, necis olan bir şeyden ancak necaset çıkar; nezih olan bir şeyden ise ancak nezahet çıkar. Burada ise durum tam tersinedir. Kısacası hiç kimse, hiçbir şeyi tam olarak anlamıyor, anlar gibi görünüyor sadece. En güzeli anlamadığını dürüstçe itiraf etmek galiba.