Kent, Şehir değildir

16 / 02 / 2017

Bir mekân tasavvuru olarak şehir meselesi, üzerinde çokça düşünülmesi gereken bir konu olarak karşımızda duruyor. Evet, şehri önemsiyoruz ve şehri önemsediğimiz içinde kente karşı durulması gerektiğini ifade ediyoruz. Mekânın tezahür etmiş hali olarak şehir ve kent kavramları ardında çok farklı zihniyetleri barındıran kavramlar.

Evet, birbirinin yerine kullanılan bu iki kelimenin aslında aralarındaki fark, doğu ile batı arasındaki fark kadardır, daha doğru şekilde ifade edecek olursak medeniyet ile uygarlık arasındaki fark kadardır. Medeniyetin temeli Medine yani şehirdir. Medeniyet varlığını dine dayandırır. Yani “Din” ledir, ‘Din’lidir medeniyet. Medeniyetin yerine uygarlık, şehrin yerine kent…  Ve toplum olarak yaşamış olduğumuz şehirleri kente çevirirken, bir yandan da şehrin huzurunu aramak gibi bir garipliği yaşıyoruz. 

Nereye varmak istiyoruz; “şehir kent değildir.” Şehir estetiği, zarafeti, bilgeliği ve hikmeti esas alır, kent gösterişi, azameti. Kent sekülerdir, şehrin manası vardır.  Şehir faniliği ifade eder, haddini bilir; kent ölümsüzlüğü, şımarıklığı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “şehir inşa eder, kent imha eder” sözü şehirle kent arasında ayrımı çok açık bir şekilde ortaya koyar. Şehir halim selimdir; o yüzden sakinleri vardır, kent hırçındır; türedileri, sonradan görenleri, hazda sınır tanımayanları vardır.  Şehir insanın kendine kaçışıdır, kent kendinden kaçışı.

Şehir modernizme karşı bir duruştur aslında. Modernizmin bize telkin ettiği; kentleşmenin hazcı ve salt ticari kaygılarla oluşturulan kent anlayışına, yozlaşmaya karşı “başka bir yol” denemesidir şehir. Gökyüzünü bile bizlere kapatan, bedenimizi, ruhumuzu esir almak isteyen, bizleri her daim ihtiraslarımızın peşinden koşturan kentlerden; ruhumuzu kurtaracak bizi biz kılacak en sağlam limanlardır şehirler.

Şehir kendi gök kubbemizde bir kimlik inşasını ortaya koyar. Evin, sokağın, mahallenin, meydanın ve nihayet şehrin bir kimliği vardır… Kimliğini yitiren insan gibidir kimliksiz şehirler. Huzursuzdur, ürkektir, boşluktadır. Bugün şehirlerimiz bir kimlik krizi yaşamaktadır… Masa başında planlanan şehirler, şehrin dokusuna, değerlerine, kimliğine uymayınca, şaşkın şehirler ortaya çıkmakta. Kimliksiz şehirlerden kimlikli insanlar bekleniliyor ki; bu durum ayrıca bir şaşkınlık halidir...Anlamı kalmıyor şehrin, bu yüzden sükûnet sunmuyor insana, evini yitirmiş, sokağını, mahallesini, şehrini yitirmiş insan şehirden kaçarak var ettiği kentlerde şaşkındır bugün…

Bugün nereye yürüyoruz; yürüyüşümüz şehre mi, kente mi? Kente doğru yürüyorsak, şehir arayışımız çok da anlamlı olmayacaktır. Onun için arayışımızın da yürüyüşümüzün de şehre doğru olması gerekmektedir. Kentler her geçen gün biraz daha boğuyor, biraz daha tüketiyor her birimizi. Zira kent ”biz”den değil, “biz” ise asla kente ait olamayacağız… 

Sözüşehir konusundaki düşüncelerimizin şekillenmesinde büyük katkısı olan Lütfi BERGEN’in“Kenti Durduran Şehir” kitabından yapacağımız alıntı ile sonlandıralım. “Şehir denen şey Müslümandır... Şehir akitler ve hukuklar tahakküm etmenin alanıdır. 'Bana yaptığın kendine yaptığındır.' diyen adamların dirlik kurduğu bir vatandır. Öyle bir bina yap ki güneşimin önünde gölge etmesin; öyle bir yol yap ki karıncaların rızık yürüyüşleri üzerinde meşin ökçe olmayayım; öyle bir pazar kur ki sattığım mal işsiz bırakmasın seni;anasından hür doğmuş adamı maraba kılmasın dünyayı yese doymaz obura.Öyle bir akit ki, benim menfaatim senin rezilliğin olmasın, diyenlerin diyarıdır... Şehir böyle bir şey olmaktır. Şehir Müslüman bir toplumdan; ağaca, kuşa, güneşe, insana, yolcuya, âleme doğru vakfedilmektir...”vakilli@hotmail.com