Mekansız düşünce

19 / 01 / 2017

İnsanın düşünme eylemi yaşamış olduğu mekândan bağımsız değildir. Bu bağlamda mekânın insanın düşüncesinin oluşumunda etkisinin büyük olduğunu ifade edebiliriz. Evet, mekânın bir ruhu var ve mekân sahip olduğu bu ruhla esasen düşüncemizi, bilincimizi, hayat tarzımızı inşa ediyor. Mekân bir olma biçimidir, mekân bir düşünce biçimidir. Nedir mekân; yaşanılan yer, dahası insanı yaşatan yerdir. Etimolojik olarak baktığımızda mekân kelimesi olmakla aynı kökten gelir yani “kevn.” İnsanı oldurandır mekân. Bu anlamda mekân imkândır. Bize varoluşumuzun, varlığımızın imkânını sunan mekândır, idrakimizi oluşturan en önemli unsurdur mekân.

Mekânlar gitgide aynılaşmakta, birbirine benzemekte, birbirinin aynısı gibi olmaktadır. Mekânları aynılaşan insanların kendileri de aynılaşmakta. Her biri bir âlem olan insanların aynılaşması insanı sıradanlaştırmaktadır. Mekânın verdiği imkânla insan temekkün eder. İnsanın şahsiyetinin ve bilincinin oluşmasında en temel unsurlardan birisi hiç kuşkusuz yaşamış olduğu mekândır. İçinde yaşadığımız mekânlar anlam değer dünyamızın şekillenmesinde başat rolü oynar. Bu anlamda sahip olduğumuz, ‘mekân tasavvuru’ bizim hayata bakışımızın ipuçlarını ortaya koyacaktır. Kendimize ait bir mekân tasavvurumuzun olması medeniyet anlayışımızın olmazsa olmazıdır. İnsan mekân ilişkisi birbirleri ile o kadar iç içedir ki; insan mekânı oluştururken bir yandan da, yaşamış olduğu mekân tarafından şekillenir. ‘Nagehan ol şare vardım/ olşarı yapılır buldum/Ben dahi bile yapıldım/ taş ü toprak arasında’ (Ansızın bir şehre vardım/ O şehri yapılır gördüm/ Bende birlikte yapıldım/ Taş ve toprak arasında) diyen, Hacı Bayramın ifadeleri; şehirde taş ve toprak arasında yani mekânda şekillenen insanı dolaysıyla düşünceyi ifade eder. Taş, toprak esasen yaşayan unsurlardır. Yaşamış olduğumuz mekânın yaşayan bir olgu olduğu, bir ruhu olduğu zaman ancak insanı şekillendireceği unutulmamalı. Yaşamış olduğumuz çevreyi derinliği olan bir dünyaya çevirebilmenin yolu yaşayan yani ruhu olan mekânları oluşturabilmekten geçer.

Peki, bugün bu konuda ne durumdayız? Ruhu olmayan, sıcaklığı kalmamış mekânlarda yaşıyoruz. Kent insana imkân sunan şehirlerden uzaklaşarak, insanı boğan, insanı tüketen, insanı yok sayan bir anlayış üzerine oluşturuluyor. Sonuç olarak da sahih düşüncenin yerine, alt üst olmuş mekânların oluşturduğu zihinsel alt üst oluşları izliyoruz.  Çünkü mekân insanı kendisine benzetir ya da ya da insan mekânı kendine. Kendi medeniyet anlayışımıza uygun mekânları oluşturamadığımız zamanda mekânların oluşturduğu düşünceye gidiyoruz. Yeni oluşan “mekânsız düşünce” bize hayatı mümkün kılmıyor.

Bir imkânsızlıksa yaşadığımız, birçok konuda bir mümkün algımız yoksa mekânsızlığımızdandır. Mekânı imkân sunmayan hale getiren insan, insani olmayan mekânlarla tatmini arar hale gelmiştir. Hayatın her alanını imkânlı kılabilmenin yani umudun ve de ümidin yolu kendimize ait bir mekân bilinci ile oluşturulabilir. Mekânlarımızın bir bilinç inşa edebilmesi mekânları bizim kılabilmemizle mümkün.

Mekân hayatın içerisinde durduğumuz yeri ifade ediyor. Durduğumuz yer; yani hayata baktığımız yer, yani nokta-i nazarımız. Nerede duruyorsak oradan bakıyoruz; manzaramızı belirleyen nazarımız, nazarımızı belirleyen mekânımız. Manzaramız bizi mutmain kılmıyorsa mekânsızlığımızdandır. Bizim olan, bize imkân sunabilecek mekânlarda yaşıyor isek düşüncemizde bu doğrultuda bize imkân sunacaktır. Değilse “mekânsız düşünce” ile vardığımız yer kafa karışıklığından öte bir yere götürmeyecektir bizi. vakilli@hotmail.com