MENSUBİYETTEN MESULİYETE

03 / 05 / 2018

 “Biz pergel gibiyiz. Pergelin iğneli ayağı sabittir bizim de bir ayağımız din üzerinde sağlamca durur, orada sabitlenir, öteki ayağımız ile yetmiş iki milleti dolaşırız” Böyle açıklıyordu Mevlana; meşhur pergel metaforunu. Bir yere sabitlenmezse pergel; gayesizlik, amaçsızlık içinde kalacaktır. Belli bir hedefe yönelerek hareket edemeyecektir. İki ayağı da sabit olursa âlemdeki güzellikleri seyre çıkamayacak sabit kalacak, kabuğuna çekilecektir. Daire çizebilmek, rahat bir şekilde seyredebilmek için küreyi, temaşa edebilmek için pergelin iğneli ayağını sabitlemek lazım. Sabitelerimiz bizim hayat karşısında cevaplarımızdır aynı zamanda. Peki, sabitelerimizin olması yetecek mi, ya da sabitelerimiz bize herhangi bir sorumluluk yüklemeyecek mi?

Bu bağlamda mensubiyetimizi belirleyen unsurun sabitelerimiz olduğunu ifade edebiliriz.  Sabitelerimizle esasen bir mensubiyeti yüklenmiş oluruz. Mensubiyet iddiamız sabitelerimizle yani durduğumuz yerle kurduğumuz ilişki biçimi ileanlamlı olacaktır. Zira hayata durduğumuz yerden bakıyoruzdur. Dolaysıyla hayat görüşümüz/bakışımız;durduğumuz yer, bulunduğumuz nokta, nokta-i nazarımız ve tüm bunları kuşatan sabitemiz çerçevesinde oluşacaktır. Ve bu sabitemiz doğrultusunda mensubiyetimiz oluşacaktır. Nedir, mensubiyet iddiamız sabitelerimizle anlamlı olacaktır. Değilse sabitesiz mensubiyet kuru iddiadan öte bir şey ifade etmeyecektir.

Mensubiyet iddiası da tek başına bir anlam ifade etmeyecektir. Sabitelerimiz ve sabitelerimizin bizi buluşturduğu mensubiyetimizin bize yüklediği bir mükellefiyet olacaktır. Mükellefiyetimizle teklif sahibi olacağız. İnsan, dağların taşların altında ezilerek yüklenemediği emaneti yüklenerek; “hayata dair tekliflerimle varım” demiştir.  Teklif sahibi olmak mükellefiyetin olmazsa olmazı olarak karşımıza çıkmaktadır. Deli değilse insan mükelleftir. Her mükellefiyet de insana teklifler sunmayı gerektirir.  Evet, hayatta teklilerimizle varız, gerek insan gerek toplum ve de gerekse de dünyaya dair tekliflerimizle mükellef oluruz. Daireyi daha da genişletelim öyleyse; sabitelerimiz mensubiyete, mensubiyetimiz mükellefiyete dönüşmelidir.

Sözün burasında sorularımızı soralım; sabitelerimiz var mı, sabitelerimize uygun bir mensubiyet şuurunu taşıyor muyuz,  mensubiyetimiz var mı, mensubiyetimize uygun bir mükellefiyeti yaşıyor muyuz? Cevaplarımız tekliflerimiz olacaktır aynı zamanda, bu sorulara vereceğimiz cevaplar bizim hayat görüşümüzü ortaya koyacaktır. İş burada da bitmiyor, mükellefiyet ile hayata dair tekliflerimizi sunmakla yetinemeyeceğiz. Bu noktada tekliflerimizi anlamlı kılacak bir mesuliyeti taşıyor olmak önemli bir husus olarak karşımıza çıkacaktır.

Mesuliyet bilincimiz, yaşamış olduğumuz hayata dair sorumluluk duygumuz;  mükellefiyetimiz ile mensubiyetimiz ile ve de sabitelerimiz ile barışık olmamızı sağlayacaktır. İddiaları samimiyete, sözü işe, “kal”ı hale dönüştürecek olan mesuliyet bilinci olacaktır. İnsanı eşrefi mahlûkata çıkaracak olan da, esfel-i safiline düşürecek olan da mesuliyet bilincine yaklaşım tarzı olacaktır. İnsan dünyayı mamur etmek için gönderilmiştir. Dünyayı imar görevi insana sorumluluk yükleyecektir.  Ve insan, kainat içinde şahsının görev ve sorumluluklarını yüklendiği, mesuliyeti, kabul edebilir olduğu oranda insan olacaktır.

Sabitelerden başlayarak mesuliyete dair bir yol yürüdük. Şunu ifade etmek istiyoruz, sabiteleri anlamlı kılan mensubiyet olacaktır, mensubiyeti anlamlı kılan mükellefiyet olacaktır, mükellefiyeti anlamlı kılan mesuliyet olacaktır. Ne durumdayız, iddiaların çok mesuliyetin az olduğu zamanlardan geçiyoruz. Sabitelerimiz var, mensubiyetimiz var, mükellefiyetimiz var ve fakat mesuliyetten kaçan bir toplum halini aldık. yaşamış olduğumuz sorunların temelinde, tembellik, rehavet ve konfor yatıyor. Herkes bir başkasına mesuliyeti yükleyerek kendini temize çıkarma derdinde. Oysa bize düşen kendimize dönerek mesuliyetimizi sorgulamamız gerekiyor. “Her şeyden sorumlu olmazsam ne kadar insan olabilirim?” Buradan bakmalı. Mesuliyetini hakkıyla yerine getirememiş olmanın mahcubiyetini yaşamalı insan. Sabitelerimize de, mensubiyetimize de, mükellefiyetimize de mesuliyetimize de uygun olan tavır bu olacaktır.