TEKÂSÜR’Ü BİLİR MİSİN?

18 / 06 / 2018


" Çoklukla övünmek, sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı.

Hayır, öyle değil, ilerde bileceksiniz,

Hayır, hiç öyle değil, ilerde bileceksiniz,

Hayır, öyle değil bunu kesin bir bilgi ile bileceksiniz!

And olsun ki, cehennemi göreceksiniz.

And olsun ki, günü gelince apaçık göreceksiniz onu:

Sonra, and olsun ki, (size verilen) nimetten sorulacaksınız." (Tekâsür Süresi)

Tabureleri yan yana dizilmiş çay ocağının bahçesinde yanı başındaki üç adamın hararetli konuşmalarının tacizi altında eziliyordu adam.  Arsaların fiyatı uçacakmış, biraz daha beklemeleri gerekirmiş... Belediyede işin imarını çözecek adamları varmış… Ellerine geçen ve hayatları boyunca yan gelip yatarak para kazanma fırsatını akıllıca kullanmaları gerekirmiş… Hararetli konuşmaların gürültüsünde ezilen adam tüm zamanların ötesinden tüm mekânları aşan cümleler mırıldanıyordu; “Kellasevfeta’lemun.Sümmekellasevfeta’lemun. Kellalevta’lemuneilmelyekıyn. (Hayır, öyle değil, ilerde bileceksiniz! Hayır, hiç öyle değil, ilerde bileceksiniz! Hayır, öyle değil bunu kesin bir bilgi ile bileceksiniz.)”  Kendisine kulak kabarttığımı görünce, Tekâsür süresini bilir misin? Diye soruyor ve devam ediyordu…

Çokluk duygusu; hep biraz daha arttırma, hep biraz daha çoğaltma, hep biraz daha fazlasına sahip olma duygusu.  Aç gözlülük, çoğaltma yarışı kapitalizmin ekonomik adamının ızdırabı.Çokluk duygusunun yalnızlığını yaşıyor modern insan, daha fazlasına sahip olabilmek için paralıyor kendini. Çoğaltırken azalıyor, büyürken küçülüyor, arttırırken eksiliyor her geçen gün. Bedelin, fiyatın ve rantın peşindeki insan sahip oldukları ile acı çekmekten kurtulamıyor.Zavallı bir hal alıyor insan, yalnızlaşıyor, sahip oldukları mutlu kılamıyor insanı… Çoğaldıkça yalnızlaşıyor, biricikliğini yitiriyor, sıradanlaşıyor.

Boğazda bir düğüm olur… Tekâsür. Çoklukla övünmek, sizi kabirlere varıncaya kadar oyaladı. Hayır! Yakında bileceksiniz… Muhammed Esed gelir akla sonra, hani Tekâsür’ün çarptığı o adam, hayır, hayır Tekâsür’ün dirilttiği o adam. Kendisinin sonradan Müslüman olmasında da önemli bir yeri olan o meşhur anısı gelir akla. Buyurun kendisinden dinleyelim. “1926 yılının sonbaharında bir gün Berlin metrosunda seyahat ederken gördüğüm yüzlerin istisnasız hepsinin derin ve gizli bir acıyla kasılı olduğunu müşahede ettim. Gerçekten garipti bu. Hiç bir zaman çevremde bu kadar çok mutsuz, bu kadar çok hüzünlü yüzü bir arada görmemiştim; ya da acısını sessiz çığlıklarla haykıran bu yüzlere daha önce hiç bu gözle bakmamıştım. Bu müşahede öylesine sarsıcıydı ki, Elsa'ya (eşi) açmadan edemedim.  Elsa da çevresindeki yüzleri incelemeye koyuldu. Sonra şaşkınlıkla dönüp "Haklısın." dedi, "Bir cehennem azabı çekiyorlar sanki... Acaba kendileri bunun farkındalar mı? Hepsinde derin, gizli bir acı fark edilmekteydi,  öylesine gizli ki, yüzlerin sahipleri bile bunun farkında değillerdi. Eve döndüğümüzde, masamın üzerinde açık duran Kur'an nüshasına gözüm ilişti. Kitabı kapatıp kaldırmak için elime aldım, fakat tam kapamak üzereydim ki, açık sayfadaki ayetlere gözüm takıldı; bir an öylece sessiz kaldım. Kitabın elimde titrediğini görüyordum. Sonra onu Elsa'ya uzattım. "Oku," dedim. "Bugün metroda gördüğümüz tablonun bir yankısı değil mi?"Bir yankıydı, evet, bir cevaptı: bütün şüpheleri bir hamlede gideren bir cevap. Şimdi artık, bütün şüphelerin ötesinde, biliyordum ki, elimde tuttuğum kitap Allah kelamıydı; insanoğluna on üç yüzyıl önce vahyedilmiş olmasına rağmen, açıklığından hiç bir şey kaybetmeden, ancak bugün, karmaşık bir çağın ortasında tezahür eden bir gerçeği haber veriyordu açıkça.

''Bütün çağlarda insanlar tamahı, açgözlülüğü tanımışlardır: ama tamah ve açgözlülük başka hiçbir çağda bugün olduğu kadar ciğer sökücü bir hırs halinde kendini açığa vurmamıştı. (...)Daha çok şeye sahip olmak daha çok şey yapmak, daha çok şey başarmak… Bugün dünden daha çok, yarın bugünden daha ilerde.  İnsanların boyunlarına binmişti ifrit; kamçısını tam yüreklerinin başına indiriyor ve uzaklarda alayla göz kırpan yalancı hedeflere doğru dehliyordu onları... Daha yanına varır varmaz çözülüp yok olan ve aşağılayıcı bir biçimde hiçleşen hedeflere… Her başarıyı yeni ve daha parlak hedefler izliyor ve her hedefin başında onları daha acı, daha tüketici bir hiçlik bekliyordu. Ve bu dinmez bir susuzluk halinde insan ruhunu kemire kemire ta mezara kadar böylece uzayıp gidiyordu; ama kimse bu amaçsız koşunun farkında değildi, görmüyorlar, bilmiyorlardı: Hayır öyle değil, ileride bileceksiniz! Hayır, bir bilseniz kesin (bir) bilgiyle, And olsun, göreceksiniz… Eğer farkında olsalardı, her gün daha fazla refah, daha yeni alet edevat ve belki birbirlerinin üzerinde daha fazla tahakküm gücü elde etmekten başka umutları, 'hayat standartlarını' yükseltmek arzusundan başka bir amaçları ve gerçeklerle örülmüş bir inançları olmadan, hayatlarının böylesine boş, böylesine müphem acılar içinde sürüp gitmesine göz yumamazlardı herhalde... (Muhammed Esed; Mekkeye Giden Yol, Kuran Mesajı; Meal-Tefsir) 

Tekâsür’ü bilir misin? diye soran adam kendisini dikkatlice dinlediğimi görmüş olacak ki; bu sefer Tekâsür’ü bildin mi? diye sordu. Bilmek o kadar kolay mı? Dedim... Bilemedim…

Tüm okuyucularımızın Ramazan Bayramını tebrik eder hayırlara vesile olmasını dilerim.