Çocukken nedense en çok yaz aylarını severdim!

Yaz demek; köyde hasadın toplanması demek!

Yaz demek; kavun, karpuz, üzüm demek!

Yaz demek; özgürce koşturup çocukluğun tadını çıkarmak demek!

Yaz demek şehirden Köye göç demek köye kaçmak demek!

Yaz demek…

Bir zamanlar doğduğum köye sık sık gider gelirdim.

‘Hani Köyden indim şehire..’ diye bir film vardı ya…

Benimkisi de; ‘Şehirden indim köye…’ idi.

Nasıl diyeyim?

Aklımın ermediği bir zamandan tutunda erdiği zaman ve sonrasında sıksık köyün yolunu tutardım.

Babamın memuriyetinden dolayı yani mecburiyetten dolayı şehre göçettiğimiz günden beridir

atalarımın toprağına gider gelirim.

Dedemi, ninemi, halamı, teyzemi, dayılarımı ve onların çocuklarını,akranlarımı görmek demek köye gitmek demekti.

Köyde yaşıtlarımla, atın kuyruğundan kıl çekip fak yapmak, o faklarlaserçe yakalamak, güvercin yakalamak, keklik yakalamak bir çocuk için büyük birsevinçti.

Köyün çocuklarıyla didişmek, kavga etmek, yeri geldiğinde dayak atmakyeri geldiğinde Güleş(güreş) tutmak, dayak yemek, meydan okumak...

Horoz dövüştürmek, çoban köpekleri olan Gureyhlerikışşşkışş…Deyip,biri birine bırakmak, kapıştırmak!

Eşek yarıştırmak, at koşturmak, ortalığı karıştırmak.

Bostana girip karpuzların kırmızı olup-olmadığını test etmekiçin,elimizdeki sopa ile gövdelerinden ikiye yarmak, bostanı hulluharam etmek!

Gizlice fıstık ağaçlarına tırmanmak, o çata çat öğle sıcağında, sızmagirişiminde bulunmak!

Yakalanmadan bıttım koparmak, fıstık koparmak.

Yakalanmadığımıza tam sevinelim derken, babamın amcası ApéAbdo köygirişinde durdurularak arama taram sonrası kontrolden geçmek. O da yetmezayakkabılarımızın ayaklarımızdan çıkarılarak numaralarını kontrol etmek, büyükbir olasılıkla ayak izimizden tanınıp, fıstık faresi olarak yakalanmak.

İşte yaz ayı benim için biraz da bunları ifade ediyor.

Onun için annemle, kardeşlerimle Sadık’ın Kamyonuna atladığımız gibi,köylerden geçe geçe yaz aylarının ikindi vaktinde anca köy de olurduk.

Köy postasının yolunu gözleyenler sanki bir sınır ülkesinde gelenmisafirleri karşılarcasına köy postasının başına üşüşürlerdi.

Kabacığ Köyününnewalını çıkar çıkmaz, tozu dumana katan köy postası,bir serap gibiuzaktan uzağa köylülerin gözüne görünürdü.

Şehirden birkaç saattir çıkmış olan köy Postası gelir tam da Köyokulunun yanı başında dururdu.

Okulun gölgesinde serinleyenlerin ve diğer bekleyenlerin yüzlerindeinanılmaz derecede bir mutluluk ifadesi belirirdi.

Şehirden gelen eş-dost akrabaların yanı sıra, 2-3 gün önceden şehirdensipariş etmiş oldukları eşyalarda gelmiş olurdu.

Unutulanların olursa onlarda üzülür bir gün sonrayı beklerlerdi.

Posta Kepirce ve Saluca yolcularını indirdikten sonra bu defa Yaylakyoluna girer tozu dumanı birbirine katardı.

Bizde bir koşuyla kendimizi ninemizin evine, kucağına atar elleriniöper hayır dualarını alırdık.

Bir kaç dakika öylece dona kalırdık ara ara sevinçten ağlardık.

En çok akşam saatlerini severdim hele yaz aylarında ki o damyatılarını unutmak mümkün mü?

Yün döşek, yün yorgan, çeşitli kuş motifleri ile işlenmiş kanaviçeliyastıklar…

Ahhh!Sabaha kadar köpek, baykuş, cırcır böceğinin sesi, eşekanırmaları, at kişnemeleri arasında yıldızların altında uyumak…

Yıldızlar ki elini uzatsan dalından elmayı koparacağın mesafede durmuşgibi…

O zamanlar köyde içmeye bile pek su yok,

Sulama hiç yok, nem yok…

Yazın, toprak nasılda şerha şerha çatlardı.

Gündüzleri bir buhardanlık gibiydi çölden esen o sıcak rüzgar ve sıksık serap gören gözlerimiz o zamanın tanıklarıydı. Ve tek tük de olsa rüzgarçıkardı ikindi vakitleri.

Toplardı etraftaki çeri çöp, samanı, tozu toprağı, sonra bunlar upuzun bir hortum olurdu, uzardı gökyüzünedoğru…

Hortum freni patlamış, yokuş aşağı giden bir araba gibiydi, silipsüpürür önüne katardı ne gelirse… Sonra çok uzaklara gider gözden kaybolurdudalaz.

Akşama yakın bir vakitte çok az bir su avuç içine doldurularak sağasola serpiştirilir etrafını tozu alınır, evin sekisi süpürülür hafifnemlendirilirdi. Bütün bunlar toz olmasın toz kalkmasın diye yapılırdı.

Niye? Çünkü su çok kıymetli onun için sadece ya ağıza alınarakpüskürtülür, ya avuca alınır, ya da tasla hafif hafif etrafa serpilirdi,anlayacağınız su tasarrufu.

Yapı malzemesi kerpiçti. Tıpkı insanın ilkel hayattan, yerleşik hayatageçişinde ki gibi…

Topraktan yaratılan insan, toprak kaplarda yemek yiyor, toprakküplerde su içiyordu.

İşte toprakla bu kadar hemhal olan insana da ancak toprak bir ev deyaşamak yakışır.

Toprak eleklerle elenir, seradlarla kabası alınır, sonra çatlamasındiye toprağa saman karıştırılır, dört tahtadan mütevellit (tıpkı tabut gibi)bir kalıba dikdörtgen bir şekilde bu kalıba dökülerek kerpiçler elde edilir,yaş olan bu kerpiçler, yazın sıcağında güneş altında kurutulmaya bırakılırdı.

Daha sonra evin yapımında, ağılın ve ahırın yapımında gomık’ınyapımında kullanılırdı.

Evin tavanında yani dam kısmında ise, Fırat kenarında kendiliğinden yetişen gerzlerle ve kocaman kocamanmerteklerle, yerine göre, süpürge otu ile kapatılırdır.

Tüm bunların üzerine de tekrardan toprak atılarak evin üstü kapatılırdı.

Az olmakla beraber, dışardan dama çıkmak için, yine kerpiçten ya birmerdiven yapılırdı ya da tahta bir merdiven kurulu kullanılırdı.

En çok tercih edilen de tahta merdivendi çünkü dama hayvanların,çocukların çıkılmaması tercih edilirdi çünküfazla ağırlıktan veya inip çıkmadandolayı, evin damı hafifde olsa sarsılır, sarsıldıkça toprak dökülmesi, aşınmasısonrasında çabuk bir şekilde çökmesine neden olabilirdi.

Ninemle dayımın evi biri birine bitişikti ama ninemin şilteleridayılarımdan ayrıydı.

Şilteler genelde evin oturulup kalkılan ve çokça kullanılan odasındadeğilde, aynı oda içersinde arka tarafta ki odaya açılan başka bir iç kapıdangirilirdi.

Buraya Kürtçe Hanipaşın, yani arka oda derlerdi.

Burada sadece yataklar olmazdı aynı zamanda zahirelerde koyulurdu.

O yıl içersin de gelen ürünleri istiflemek, arpa, buğday, mercimek,collık, çuvalları, hırarlar olurdu.Evin sahibesi gelin olurken, yanındagetirdiği çeyiz sandığı, su küpü, sadeyağ küpleri, pekmez tuluğu vb. eşyalarınçoğu da burada tutulurdu.

Bu oda da taka vardı ama pencere olmazdı, buranın ışık görmemesi,karanlık olması tercih edilirdi çünkü aynı zamanda bir nevi kiler görevi degörürdü.

Zaten yukarıda zikredilen ürünlerin bozulmaması için de tam da böylebir yer gerekliydi.

Dışarda yaz aylarında 45-50 derece sıcakta, burası buz gibi serinolurdu.

İnsanoğlu; ister şehirde yaşasın ister köye de, ister kasabada yaşamışolsun, kendi yaşam tarzının pratiklerin, deme - yanılma yoluyla ve uzunca birzaman süresi içersinde bulmuş olmalı bu buluş hayatına tatbik etmiş olmalı.

Şehir çocuk için bir hapishanedir. Özgürce koşup oynadığı, her şeyindoğalıyla temas ettiği o günler unutmak tabi ki mümkün değil. Onun için köydenevimize kim misafir gelirse gelsin, gidene kadar kalbimiz pır pır atardı. Acabanasıl olurda annemizden izin alır, bizde gelen misafirlerle köye gideriz diye…Çoğu zaman gelen misafirlerin ardından saatlerce ağladığımız olurdu… Hem dehıçkıra hıçkıra!

Annem durumun farkında olduğu için, bizi bir şeylerle oyalar, biz tamona odaklanmışken, hafif bir kapı sesi duyulurdu.

O an aldatıldığımızı anlardık. Şimdi o günleri hatırlıyorum da… Bütünhücrelerimde duyumsadığım bir sessizlik buruk bir tebessüm ve ömrümün geriyesarılmış bir filmin kopyası bütün bunlar…

Sadece seyrediyorum… Zaten başkaca elimden bir şey de gelmez.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.