Ahlatağacı: Bireyin kendi kimliğini bulma çabası…


13 / 06 / 2018 10:21


Nuri Bilge Ceylan’nın dünyaprömiyerini 71. Cannes Film Festivalinde yaptığı ‘Ahlat Ağacı’ filmi, yerli komedi furyasınınvar olduğu ve haftalarca sinema salonlarında gösterimde olduğu halde sanatsal film sinema salonlarımızda izleme imkânına sahip olmak çok farklı bir duygu.

Senaryosu Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceyla ve Akın Aksutarafından kaleme alınmıştır. Bir yıla aşkın çalışmanın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Belki de dakikalarca ayakta alkışlanmasınınaltında yatan şey bu yoğun çabanın dışavurumudur.

Minimalistbir sanat anlayışı... Çok uzun planlar… Diyalogların çok uzun olması karakterlerin iç dünyalarını yansıtmakta yersiz kalmaktadır. Bu da jest ve mimiklerdeki duygusallığı ortadan kaldırmıştır. ( Bireyin iç dünyasını yansıtan Meksikalı yönetmenin ’Paramparça Aşklar Köpekler’ ve İranlı yönetmenin ‘Bira Ayrılık’ filmlerini izleyebilirsiniz ).Filmdeki karakterler senaryoya uygun hale getirilmesi yerine sanki senaryo karakterlere uygun hale getirilmiş.İdris’in yani babanın çoğu sahnedeki ani gülmeleri bunu özetlemektedir.Fotoğrafçılıkdeneyimi farklı bir mizansen atmosferini sunuyor.Kış mevsimindeki sahneçekimleri adeta bir kartpostalı andırmaktadır. Bu filminde havadan çekimplanlarından dafaydalanılmıştır. İçinde yem balaylarının olduğu pikabın karlı bir günde yol alırken yapılan üstençekimi, Polonyalı iki yönetmenin birlikte çektiği ‘İz’filini hatırlatmaktadır. Filmde dikkat çeken, ani sahne geçişlerinin olması konuyu ve dikkati dağıtmaktadır.  Aile arasındaki iletişimin kopukluğu ilk sahnelerde kendini göstermektedir. Sinan’ınkendisini, ailesini ve çevresini sorgulamasını konu alır. Belki de Sinan’ın kendini ya da kimliğini bulma çabası da diyebiliriz (Bu konuda ABD’li yönetmenin ‘Barry’  filmi izlenebilir). Anne, kadın olarak toplumsal kimlik anlamında pasifleştirilmiştir. Anne olarak fedakâr ve aileyi bir arada tutmaktadır.Kuşaklar arası çatışma,Sinan’ın okuyan, araştıran ve sorgulayanedebiyat tutkunu yönü sayesinde daha da belirginleşiyor. ‘Ahlat Ağacı’ adlı kitabını bastırmak için belediye başkanından ve sahafta karşılaştığıyazardandestekalamaması, en sonunda kum satan bir insandan bırak desek vermesini,Sinan’a ders vermesi bir taşra aydınının toplumdaki çaresizliğini ortaya çıkarmaya yetiyor. Sinan’ın köye dönüşünde onu çağıran Hatice’nin yanına gitmesi, aşkla ilgili konuşmaları, Hatice’nin ışıklı caddelerle ilgilihayalleri, evleneceği halde Sinan’la öpüşmesi, ahlaklailgili düşüncelerimizi yeniden tartışmaya açmaktadır. Sinan belki de sevgi adına ilk deneyimidir. Yönetmen yeni kuşağı ciddi bir şekilde eleştirmektedir. Sinan’ın babası(İdris) taşrada sınıf öğretmendir.  Kumar bağımlısıdır. Kumar öyle kanına işlemiş ki Sinan’ın gireceği sınav parasını bile kumar uğruna çalmıştır. Sinanher fırsatta babasını eleştirmektedir. Annesine; nasıl babamla kaçtın,  sorusunu yönelttiğinde,annesi; bir kez daha dünyaya gelsem yine onu seçerdim, diye cevap vermektedir. Sinan’ın babasının kuyuda asılı olarak görmesinin altına yatan şey her ne kadar Freud’un Oedipus kompleksi olarak algılansa da asıl kıskaçlığı onu içten, böylesine safbir sevgi ve tutkuyla seven bir kadının karşısına çıkmamasından dolayıdır. Sinan’ın Babasından nefret etmesinin nedeni babasının kumar oynaması değildir. Aslında insanın en büyük zaaflarından biri olan nefret ettiği varlığa bilinçaltında hayranlık duymasıdır. Sinan kendisini,çevresine ve ailesine kanıtlamak uğruna, babasının en kıymetli varlığı olan köpeğini bile satıyor. O parayla ‘Ahlat ağacı ’adlı kitabı bastırıyor. Machialelli’nin dediği gibi  ‘ Amaca giden her araç meşrudur’ sözü tam da bu eylemde ete ve kemiğe bürünmektedir. İnsan kendine şu soruyu yöneltmeden de edemiyor: Sinan’ın kitabını bastırmak için babasının köpeğini satması mı daha etik ya da babasının kumar uğruna onun sınav parsını çalması mı? Annesinin Sinan’a, babasının köpeği kaybolduğunda ne kadar üzüldüğünü ve üzülme nedenin de bu dünyada onu suçlamayan tek varlığın köpeğiolduğunu demesi,  bireyin toplumdaki yalnızlığının ne kadar dayanılmaz bir derecede olduğunu ortaya çıkarmaktadır.  Sinan’ın uzun uzadıya olan telefon konuşmasının olduğu sahnede, öğretmen atamalarıyla ilgili haberlerin olduğu sahnede, yeni atanmış bir öğretmenin ‘Mardin’e atandığım için ağlamıyorum ‘ dediği sahnede ötekileştirme dilinin varıldığı fazlasıyla bizlere kendisini hissettirebiliyordu.(Biz ve ötekinin bir birini anlamasını sağlayan Lübnan’lı yönetmenin Theİnsult(Hareket) filmi izlenmeye değer.). Köy imamı Veysel’in elma ağacındaki elmaları izinsiz toplaması vedüğünlerde altın takıp, borcu olan iki tane altını ödememesi dininsekülerleştiğinin göstergesidir. Söylem ve eylemin bireyin inancıyla örtüşmediğini göstermektedir. Sinan köy imamıVeysel ve arkadaşıyla köye dönerken yoldaki felsefi diyaloglar, Rus yönetmen Tarkovsk’nin ‘ İz Sürücü’ filmini hatırlatmaktadır. Sinan’ın karşı olduğu taşra hayatına geri dönmesi, kendisini ve dünyayı değiştirmek isteyen gençlerimize ‘ var olan durumu kabullenmek zorundasınız ‘ gibi bir izlenim vermektedir.

Sosyolog HALİL DUSAK