Dedemin Davut adında bir dayısı vardı. Askerliğini, Yemen’de yapmış. Birinci Dünya Savaşında Yemen Cephesinde İngilizlere esir düşmüş. O zamanlar Yemen Osmanlı hâkimiyetindeydi. Ancak birkaç yıl esir kampında kalmış.  Savaş ve esaretle geçen askerlik dokuz yıl sürmüş. Sonra tahminen 1919 yılında İngilizlerle yapılan esir mübadele sözleşmesi gereği diğer asker arkadaşlarıyla birlikte serbest bırakılmış. Günler süren zorlu bir yolculuktan sonra köye dönmüş.

Davut Dayı, esir kampında yaşadıklarını, İngilizlerin insanlık dışı muamelelerini anlatıyordu. Çocukluğumda onu çok yaşlanmış haliyle hatırlıyorum.  Ancak onun anlattığı hatıralarını dedemden dinledim. Bana çok ilginç ve ibretli gelen bir hatırasını sizlerle paylaşmak istiyorum:

Esir kampında iken bir gün hepimizi bir araya topladılar. Bir İngiliz generalin bizimle sohbet edeceğini söylediler. Derken general geldi, yaşlı bir adamdı. Selam verdi, hal-hatır sordu. Çok güzel Türkçe konuşuyordu. Tek tek bizimle ilgilendi, Kampta bize iyi davranan, sempatik konuşan bir İngiliz’le ilk kez karşılaşıyorduk. En önde oturandan başlayıp sırayla adımızı, nereli olduğumuzu soruyordu. Nihayet sıra bana geldi. Aynı soruyu bana da sordu. Ben şehrimi söyleyince, “Hangi köyden?” Diye sordu. Köyümü de söyledim. “Öyle mi, peki sizin imamınız hâlâ Molla Hüseyin mi?” dedi, çok şaşırdım. “Evet, Molla Hüseyin’dir. Pekâlâ, siz nerden biliyorsunuz? Oraları gördünüz mü?” Dedim. Köyümüzden eşraftan bazı aileleri ve bazı şahsiyetleri de söyledi, onların hayatta olup olmadığını sordu. “Allah, Allah, bunları nasıl öğrendiniz, sanki oralarda kalmış gibi konuşuyorsunuz?” dedim. Sonra hayretimi daha da artıran şu sözleri söyledi:

“Evet, ben yıllarca orada müftü olarak görev yaptım, defalarca köyünüze gittim. Molla Hüseyin’in imam olarak atamasını da ben yapmıştım..”

Evet, hayret etmemek mümkün değil. Sonra generalliğe kadar terfi etmiş İngiliz subayı, memleketimizde müftü rolünde ajan olarak görev yapıyor, kimsenin ruhu duymuyor. Demek ki İngilizler, işgal, soykırım, sömürgecilik, barbarlık gibi insanlık dışı muamelelerde usta oldukları kadar ajanlıkta da ustadırlar. Filmlere konu olan meşhur İngiliz ajanı “Arabistanlı Lawrence”i herkes bilmektedir.

Davut Dayı’nın hatırasına benzer duyduğumuz, okuduğumuz, ajan olup da yıllarca müftülük veya imamlık görevinde bulunan başka öyküler de bulunmaktadır. Okuyucularımdan da benzer hatıralar bilenler mutlaka vardır. Hatta “İngiliz casusun itirafları” adıyla bir kitap da yayımlanmıştır.

Yıllar sonra ortaya çıkan bu ajanlık ne kadar hayrete düşürüyor, ne kadar hayıflandırıyor, bilirsiniz. Ancak bundan daha hayret verici başka bir olayı bildireyim m?

Yıllarca “Kur’an’ı en uygun şekilde anlayabilme ve tefsirini öğretme çabası” görünümünde, Kur’an sayesinde ve bu çabanın toplumda kabul görmüş kıymetli bir çalışma olmasına binaen mal, makam ve dünyevi payenin de en yükseğine ulaştıktan ve daha başka birçok kazanımlardan sonra, (hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ) “Bu Kur’an Allah’ın sözü değildir, Muhammed’in Allah kelamı diye uydurduğu sözleridir, üç beş kâfire öfkesini böyle cümlelerle ifade etmiştir” diyerek Kur’an’ı inkâr eden kişiye ne demeli?  Bu sıradan biri değil, emeklilik çağını geçirinceye kadar, yıllarca ilahiyat fakültesinde hocalık yapan profesördür. Hem de Kur’an’ın daha iyi anlaşılmasına hizmet eden Tefsir dalında çalışmıştır. Kendi sesinden videosu sosyal medyada yayıldıktan sonra gazetesindeki köşe yazısından anlıyoruz ki, sadece üslubunun yanlışlığını kabul etmek dışında hiçbir geri adım bile atmaya tenezzül etmemiş, üstelik tepki verenleri suçlamış, “aptallar” diyerek hakaret etmiş, sanki Kur’an’a büyük bir hizmet yapmışçasına mağrurane böbürlenmiş.. Şimdi söyleyin bana Allah aşkına, bu profesörün, yıllarca müftülük yapan İngiliz ajanı generalden ne farkı var? Onun Vatikan ajanı olduğuna dair iddialar da vardır. Gazeteci Metin Özer’in Haber Vitrini sitesindeki 07.12.2020 tarihli “Vatikan’da Misyonerlere Ders Veren İlahiyatçı” başlıklı köşe yazısında Kur’an’ı inkâr eden bu ve diğer bazı ilahiyatçıların Vatikan ajanı olduklarını iddia etmektedir. Doğrusu bu söylem, ortaya çıkan durumla uyum içindedir.

16. yüzyıldan itibaren medreselerimize gelip Müslüman kılığına bürünerek İslamî ilimleri tahsil eden ve bir kesimi doğuda dini görevlerde de bulunan “müsteşrik” adı verilen bu batılı ajanların yerini ne yazık ki bir kısım Müslüman çocukları almış görünüyor. İslam diyarında ve Müslüman ailede yetişip İslam’ın nimetlerinden yararlanarak Hıristiyan ve Yahudi çıkarları için İslam düşmanlığı yapan doğulu müsteşrikler bilsinler ki, Yüce İslam’a hiçbir zarar veremezler. Köle ve maşaları oldukları batılılardan da hiçbir fayda göremeyeceklerdir. Çünkü hainler asla iflah olmazlar. Efendileri tarafından kullanılmış kâğıt mendil gibi atılacaklardır. Dünya ve ahirette hüsrana uğrayacaklardır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.