UA-89691712-1

   Yıllar önce, Ramazan-ı Şerif Temmuz ayındaydı. O zaman Lise öğrencisiydim. Yaz tatili başlar başlamaz hemen soluğu Tuhup’ta alırdım. Dedem ve ninem köyde yaşıyorlardı. Üç ay süreyle hem yalnızlıklarını gidermiş oluyor, hem de işlerinde yardım etmeye çalışıyordum. Bir kaç dönümlük kısıtlı tarlalarında mevsimine göre sebze ekerek kıt kanaat geçinmeye çalışırlardı. Hayli yaşlanmış olduklarından işlerde epey zorlanıyorlardı. Tarladan toplanan sebzeyi götürüp satmak, yetiştirmekten daha zahmetliydi. O zamanlar köyümüzde motorlu taşıma araçları yoktu. Tarladan toplanan sebzeyi katır sırtında önce eve getirir, sonra gece yarısı saat 12 gibi tekrar katırlara yükleyip köyden diğer arkadaşlarla birlikte kafileler halinde şehrin yolunu tutardık. Yaklaşık 4 saat süren bir yürüyüşten sonra sabah namazı vaktinde şehre ulaşırdık. Gün ağarıp bakkallar ve manavlar çarşıya gelince sebzeyi satar, sonra öğleye doğru köye dönüş için yola çıkardık. Yaz boyu işimiz çoğunlukla buydu.

Ramazanda şehre gelip dönme işlemi çok daha çileliydi. Çünkü sahuru yolda yürürken yerdik; ertesi gün öğle vaktinde kızgın güneş altında köye dönerdik. Oruçlu olduğumuz için susuzluktan ağzımızda nem kalmaz, zehir gibi bir acılık oluşurdu. Uykusuzluk ve yorgunluk da eklenince çoğu kez dayanılmaz bir hal alırdı. Yol boyu soğuk su kaynaklarında kendimizi ıslatarak dayanmaya çalışırdık. Böyle durumlarda kafiledeki arkadaşlarımızdan çoğu orucunu bozardı.

Hemen her gece beraber yola çıktığımız ve çok sevdiğim Mehmet Aluş adında bir arkadaşımız vardı. Köyde babasının ismine izafeten “Mehmed-é Osé” diye bilinirdi. İsimleri kısaltmak köylerde adet olduğundan babası Osman için “Osé” denirdi. Yaşça bizden büyüktü. En sıkıntılı zamanda bile orucunu aksatmadı. Kuvvetli bir imanı ve güçlü bir din sevgisi vardı. İbadetlere düşkündü, bütün namazlarını vaktinde kılardı. Bazen, acele edenlere “Siz gidin, beni beklemeyin, ben gelir size yetişirim” deyip namaza dururdu.

Bir gün yine kızgın bir öğle sıcağında beraberce şehirden köye dönüyorduk. Ara sıra yüzümüze çarpan rüzgâr, bir tandırdan çıkan alevler gibi kavurucuydu. O gün oruçtan çok etkilenmişti, çok susadığı belliydi. Boğazının kuruluğundan sesi çıkmıyordu. Ben kendisine “Mehmet ağabey, senin durumun iyi değil, orucunu boz, su iç!”dedim. Başıyla “hayır!” işareti yaptı. Yola devam ettik. Yol güzergâhında Bir soğuk su pınarına geldik, üstünü başını ıslattı. Düşer gibi ağacın gölgesine çöktü, oturdu. Ben yine orucunu bozması için ısrar ettim, çünkü hayati tehlikesi bulunduğunu düşünüyordum. Orucu emreden Allah’ın, gücü aşan durumlarda buna ruhsat verdiğini söyledim. “Peki, sen niye bozmuyorsun?” dedi. “Ben senin kadar etkilenmedim” dedim. Mehmet ağabey, benim bilgilerime güvenir, söylediklerime itibar ederdi. O pınardan suyu içmesi ve orucu bozması, bunun günah olmadığını aksine Allah’ın bir ruhsatı olduğu konusundaki ısrarcı tutumum sonucu suyu içmeye ikna oldu. “Ben senin bilgine güvenirim, vebali senin boynuna!” dedi. İki avucunu birleştirip soğuk sudan doldurdu ve ağzına yaklaştırdı. Bir süre bekledi sonra avuçlarındaki suyu döktü, “Vallahi ben ölsem de orucumu bozmayacağım! Ben Allah’tan utanıyorum!” dedi. İmanından gelen bu inadına hayrette kaldık.

O gün köye varana kadar her subaşında durduk, kendimizi ıslattık. Çok zorlu bir gün geçirdik ama akşama ulaşabildik. Sonradan Mehmet ağabey, “İyi ki orucu bozmadım, o gün avucumdaki suyu döküp oruç bozmaktan vazgeçince birden ağzım sulanmaya başladı ve gittikçe rahatladım. Allah dayanma gücü verdi.” diyordu.

Bir kaç yıl sonra iki aile birer traktör satın alıp köye getirdiler. Artık sebze yüklerini bu traktörler şehre taşımaya başladı. Bir gece, bu traktörlerden biri, şehre yükleri götürmek üzere Tuhup’tan yola çıktı. Aşırı yüklenmiş, yol virajlı, şoför de tam usta değildi. Bunun sonucunda traktör devrildi. Bu sırada herkes atlayıp kurtulmuştu ancak Mehmet Ağabeyi bulamadılar; devrilen traktörün altında kalmıştı, oracıkta vefat etmişti. Kendisini tanıyan herkesi üzüntüye boğdu. Çileli hayatında bir rahata kavuşamadan bu dünyadan ayrıldı. Her Ramazan’da onun “Allah’tan utanıyorum!” dediği oruç hatırası içimi kaplıyor. Kendisini rahmetle yâd ediyorum. Nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Ahmet 3 ay önce

Allah böyle kulunu ateşe atmaktan utanır. Allah altından ırmaklar akan cennetine koymuştur onu.