KALBİ NOTLAR

"Kalbin safiyeti, kalbin yeni bir mecraya akması, yeni bir macerayı tanıması; esas mesele o. Onu yeme-içmeye, giyim-kuşama boğarsanız kalp acı çeker, sıkışır.  Aslolan bedenin değil kalbin hazzıdır..." (Aşk İle Anı Seyretmek; Sadettin Ökten)   Uzaklaşıyoruz; gönlümüzden uzaklaşıyoruz, kalbimizden uzaklaşıyoruz, kendimizden uzaklaşıyoruz. Âleme sığmıyoruz, dünya milyarlarca insanı içine almışken insan bir dünya ile yetinmiyor. Hep daha fazlasını istiyor, istemenin cazibesinden kurtulamıyor. Tüketiyoruz; yaşamı tüketiyoruz, zamanı tüketiyoruz, hali tüketiyoruz, düşünceyi tüketiyoruz, anı tüketiyoruz… Elimizin değdiği her şeyi öldürüyoruz; yokluğa, boşluğa, huzursuzluğa, mutsuzluğa mahkûm ediyoruz. Ruhumuzu yoruyoruz. Kalbimizi unutuyoruz.   “Kalbini keşfet. Sol göğsünün altında ipince bir sızı olarak duran, vızıldayan, kükreyen kalbine iltica et. Kendinden çık. Odandan, eşyalarından, şehrinden, ülkenden; neyin var ise senin zannettiğin... Kalbine dön. Pis siyasetten, kirli pazarlıktan, șatafatlı hayattan, yanıltıcı şöhretten, lanetlenmiş kibirden, iltifatsız makamdan, kıymetsiz sözden kurtar gönlünü...” Böyle diyordu Özcan Ünlü, “Ahiret Kumbarası” adlı kitabında. Mesele unuttuğumuz kalbimizi keşfedebilmekte. Sahi kalbimizin farkında mıyız? Kalbinizle aranız nasıl, kalbinize iyi bakıyor musunuz, iyi besliyor musunuz kalbinizi, konuşuyor musunuz kalbinizle ya da dinliyor musunuz dertleşiyor musunuz, şöyle tutup ellerinden kalbinizi ya da bırakıp kendinizi kalbinizin ellerine hoş bir yolculuk yapabiliyor musunuz, sahi kalbinizin farkında mısınız? Kalbinizle aranızdaki mesafenin farkında mısınız?  Duyuyor musunuz kalbinizin sesini? Evet, soru konusu kılabiliyor muyuz kalbimizi? Sorular size sorulsa da öncelikle kendime, kendi kalbime. Ne diyoruz; kalbimizi fark edebilmemiz gerekiyor. Psikolog Carl Jung, huzuru aradığı yolculukların birisinde, kızıl derili reisiyle otururken reis Dağ Gölü ona beyaz adamın deli olduğuna artık iyiden iyiye kanaat getirdiğini söyler. Niye diye sorar psikoloğumuz. “Kafalarıyla düşündüklerini söylüyorlar.” diye cevap verir, bilge reis. Herhalde der Jung; “ya siz neyle düşünüyorsunuz” reis kalbine işaret ederek; “Biz buradan düşünüyoruz.” der. Kalbi düşünmek, kalp ile düşünmek. Kalp ile konuşmak, kalp ile dinlemek, kalbi olanı dinlemek… “İnsanın iyiliğe inanmadığı, kötülüğün kol gezdiği bir çağda saatlerimizi inadına kalbin zamanına ayarlamalı… Çünkü sadece kalbi olanlar içlerindeki mucizeleri görebilir ve sadece kalbi olanlar kötülüğe karşı direnebilir..." Kemal Sayar ne kadar da haklı değil mi? Kalbin zamanına ayarlı olmayan her an bizim için c/an sıkıntısı olacaktır.   Kırık dökük kalbimizi koruyacak, dağılmış olan gönlümüzü toparlayacak bir yaklaşım ile kalbe yaklaşarak ancak üstümüze gelen dünya ile baş edebileceğiz. Mesele kalbe dönebilmek, dönerek kalbimize kalbimizin bize dönmesini sağlayabilmektir. Zira kendini aramanın yolu kalbe dönmekten başlayacaktır. Ne diyordu Muhammed İkbal; “Seni aydınlatan senin kendindir/senin kandilin kendi kalbindir… Varlık nedir benlik özünün ortaya çıkmasıdır/ kendine bir bak, zira özün ortaya çıkmış değil.” Kalbe hicret edebilmek; kalbin sesine kulak verebilmek… “Kalbin Sesi; Bir Hicret Risalesi”  Mustafa Kutlu tam da derdimize dair; hepimize, her birimize hayatın karşımıza çıkardığı çıkmaz sokaklardan çıkar yollar öneriyordu. “Hayatın manası nedir? Hayatın manası Amentüye inananlar için ne müphemdir ne de muğlak… Önce niyet edeceğiz, ardından kalbin sesine uyarak sonsuzluğa yöneleceğiz. Üç hâkimin hükmünde hata aranmaz: Kalbin, kaderin, ölümün. Aramak vazifedir. Aramakla bulunmaz fakat bulanlar ancak arayanlardır denilmiş. İnanmak ve sevmek şart...” “Gençler! Akıl Bir Şeydir Kalp Her Şey!” diyen Bayram Karaçor’u da analım: "En değerli hicret veya yolculuk, kalbin bahçesine yapılmış olanıdır. Kalbe yolculuk yapmadıysanız; başka yollarda tuzağa düşmek, çok kolay olur. O bahçeye giderseniz ve imar ederseniz, sizi korur..." Ne diyorsunuz kalbimizin farkında mıyız? Kalbe bu kadar önem atfetmemiz aklı yok saydığımız sonucuna götürmesin. Belki “akleden kalbe” ulaşabilmenin yolu da kalbi terbiye etmekten geçecektir.  Kalbin akıl ile birlikteliğidir aslolan. İbrahim Kalın’ı dinleyelim: “Varlığa hikmet nazarıyla bakma kabiliyetini yitirmiş, aklı şaşırmış ve kalbi kararmış kişilerin fiziksel duyu organlarının sağlam olması, varlığı doğru anlamaları için yeterli değildir. Ancak akıl ve kalp birlikte çalıştığı zaman duyular bizi eşya ve olaylar hakkında doğru sonuçlara götürebilir.” Ey yolcu; gözünü terbiye, et kulağını terbiye et, dilini terbiye et, aklını terbiye et, hepsinden öte kalbini terbiye et. Yürüyüşün kalbi çoraklıktan kurtarmak için olsun. Unutma; Kalp susuz kalırsa kurur, kalp kuruyunca dil de kulak da göz de sözde bozulur ve yoldan çıkarlar... Evet, kalp olmadan olamayacağız, kalp olmadan bilemeyeceğiz, kalp olmadan bulamayacağız. Yolumuz kalbe doğru olacak, yönümüz kalbe doğru olacak. Belki o zaman yönsüzlükten de yolsuzluktan da huzursuzluktan da kurtulabileceğiz. Kalbinizle olunuz, kalbinizle biliniz, kalbinizle duyunuz, kalbinizle kalınız efendim...