"VAZGEÇEBİLME SANATI"

  "Dünün Dünyası" nihayet bitti. Dört gündür okuyorum. Beş yüz sayfa. Can Yayınları. Tercüme bir kelimeyle mükemmel. Kitabın ruhuna, Zweig'in akıcı üslubuna tam anlamıyla tercüman olmuş bir tercüme. Bu kitaptan sonra başka bir kitap okumak kolay değil. Dünya çapında büyük bir biyografi yazarı Stefan Zweig. Bu kitap diğerlerinden farklı olarak kendi otobiyografisi. Yani bütün çıplaklığı ile ecce homo. Trajik bir yaşam öyküsü. İlk gençlik yılları, güvenlik duygusu, sanat ve edebiyat merakı, sanatın toplumsal yaşamın merkezinde yer alışı, çocukluk ve lise yılları, ilk denemeler, ilk şiirler, ilk seyahatler...   Stefan Zweig 1. Dünya savaşı öncesi Viyana'daki canlı kültür ortamını anlatıyor, sonra sırasıyla şehirler geliyor: Viyana, Paris, Berlin, Londra, Milano. Bilhassa Paris'te yaşayan büyük şair ve yazarların dervişane hayatlarını anlattığı satırlar çok enfes. Zweig bir şehri bir sanat tarihçisinden, bir mimardan, bir estetten çok daha güzel ve dokunaklı anlatıyordu. Bu kitabı okumadan önce bu yönünü bilmiyordum. Bir şehri en iyi anlatan sanat tarihçileri, mimarlar, mühendisler değil, edebiyatçılar olmuştur daima. Dünya tarihinde Paris'i Balzac kadar güçlü anlatan başka bir kalem var mı? Şehirlerden sonra şairlere ve sanat adamlarına geliyor sıra. Rilke, Rodin, Tolstoy, Rolland, Gide, Freud, Gorki, Dali bunlardan sadece birkaçı.   Dostları ve çevresi dönemin en büyük yazarları, sanatçıları ve bilim adamları. Ne büyük bir bahtiyarlık! İnsan içinde bulunduğu ortamın ortalamasıdır. İlerleyen sayfalarda edebi şöhretini, yazı tarzını, yazma biçimini anlatıyor. Şöyle diyor: "Kitaplarımdaki sürükleyici tempoyu bazıları övüyorsa, bu özellik kesinlikle bir sıcaklıktan, ya da içsel bir heyecandan değil, tersine yalnızca ve yalnızca bütün gereksiz araların ve gereksiz seslerin sistemli bir şekilde devre dışı bırakılmasındandır."(s.373) Ve bunun adını "vazgeçebilme sanatı" olarak koyuyor. Hakikaten hikayelerinin bir solukta okunmasının nedeni bu.   Kitap tam bir otopsi, bir özeleştiri. Sadece kendisini değil, bütün bir kıt'a Avrupa'sını masaya yatırıyor. Rodin ile yaptığı ilk görüşmeyi anlatan satırlar gerçekten de muhteşem ve ölümsüz. Sonra dünya savaşları, kıt'a Avrupa'sını kasıp kavuran faşizm ve milliyetçilik dalgası, güvenlik duygusunun yitirilişi, insan haysiyetinin ayaklar altına düşüşü, Zweig'in anavatanı Avusturya'nın Hitler tarafından işgal edilişi, sonu gelmeyen barbarlıklar ve onu takiben yersizlik-yurtsuzluk-vatansızlık-vatandaşsızlık-evsizlik-kimliksizlik duygusu, Yahudilere reva görülen insanlık dışı muamele...   Stefan Zweig'in tek tutkusu kişisel özgürlüğü ve yaratma arzusu. Bu tutku hatırına feda etmeyi göze almayacağı şey yok. Bütünüyle edebiyattır Zweig. Bu yönüyle bir parça Tanpınar'a benziyor. Edebiyata ve sanata bütün varlığı ile safiyane iman etmenin özeti, Zweig'in hayatı. İnsana inanıyordu. İnsanın onuruna, haysiyetine, hürriyetine. Zweig gerçek bir vicdan. Avrupa'nın vicdanı. Keşke diyorum, 2. Dünya savaşından sonra kıt'a Avrupa'sında oluşan ve günümüzde hala devam eden görece demokrasi ve özgürlük ortamını görebilseydi! Vaktim, takatim ve kudretim olsaydı, bir Stefan Zweig biyografisi kaleme almayı isterdim.