HAYRET, NEDEN KİMSE HAYRET ETMİYOR? 

Gazeteci, yazar Alptekin Dursunoğlu’ nun  “Liberal ‘özgürlükçülük’, İran ve ‘zorunlu hicab’ tartışması” (https://www.ydh.com.tr/YD579_liberal-ozgurlukculuk-iran-ve-zorunlu-hicab-tartismasi.html) başlıklı yazısı ufuk açıcı ve etkileyiciydi.  Aslında İran’ da son yaşananları ve tarihi arka planını farklı açılardan  irdelerken; aynı zamanda mübah kavramı üzerinden Liberalizm ve güncel Liberal  yaklaşımları/uygulamaları ve en önemlisi İran’ da son yaşananlarla ilgili İslamcı, sol ve diğer bazı çevrelerin özgürlük maskesi altında nasıl da özlerine/ideolojik temellerine uymayan pozisyonlara evrildiklerini de hayretlerimize sunuyor bu yazı.  Hayret edilesi ve aklın, mantığın almadığı öyle şeyler yaşanıyor ki; bunların hayretle karşılanmaması bile korkunç bir felakete ve çürümüşlüğe tekabül ediyor.  İnsanlar, fikirler, durumlar elbette değişir, gelişir de. Hatta geriye de gider ama yaşanan ve hayret ettiğimiz bunlar değil. Zira bu değişimler; kendi doğasında ve düşünsel faaliyetlerle gerçekleşir ancak post truth çağ denilen bu çağda değişen algılar, yaklaşımlar, öncelikler, etkileşimler ve muhakeme biçimlerinde yaşanan değişimlerdir, daha doğrusu bir muhakeme yapma ya da sonucun/hakikatin ne olacağının/olduğunun önemli olmaması gibi bir yaklaşımla/olguyla karşı karşıyayız ve bu da çelişki ve zıtlıkların normal kabul edilmesine hayret etmeme gibi bir durum ortaya çıkarmış.  Durum, öğrenilmiş çaresizlik ya da durumu fark etmemenin de ötesinde durumun ne olduğunun anlamsız ve önemsiz olduğu bir davranış bozukluğu şeklinde cereyan ediyor ve bu, planlanmış, kontrol edilen, yöneti/lebi/len bir süreç olarak devam ediyor.  Öylesine kolonları sarsan ve kokan çelişkiler ki; sapkınlık bir insan hakkı ve özgürlük olarak kabul görebiliyorken; devrimci ve solcu ABD’ nin planladığı projelere destek verdiği halde devrimci ve solcu olduğunu da iddia edebiliyor.  Yine Müslüman hatta İslamcı olduğunu iddia eden biri de İsrail’ i normal ve meşru kabul edebiliyor, NATO ve ülkesinde ki üslerinin varlığını savunabiliyor.   Şeytana şirk koşmayan bir müminlik ete kemiğe bürünmüş durumda ve kimse bu duruma müdahale edemiyor ya da etkili olamıyor.  Bu bağlamda sözü Alptekin Dursunoğlu' na bırakalım.   “Liberalizm, hemen her dile özgürlükçülük olarak tercüme edilir. Halbuki liberalizm, ‘özgürlükçülük’ kavramının eş anlamlısı değil, kendine özgü bir ‘özgürlükçülük’ modelidir.    Bir başka deyişle liberalizm, kavramsal olarak ‘özgürlükçülük’ değil; siyasetten ekonomiye, güvenlikten adalete, kültür sanattan bilime ve felsefeden dini hayata varıncaya kadar toplumsal hayatın her alanına ilişkin burjuva sınıfının öngördüğü ‘özgürlük’ anlayışını öneren bir dünya görüşünün adıdır.       Dolayısıyla felsefi kavramları ifade için daha zengin bir dil olan Arapçanın imkanlarıyla tercüme edilecek olursa liberalizmi ‘özgürlükçülük’ olarak değil, ‘ibahacılık’ olarak tercüme etmek daha doğru gözüküyor.    İlk anda yabancı gibi gelse de Türkçede kullanılan türevlerinden ‘mubah’ kelimesi, ‘ibahacılık’ kelimesinin anlamına dair fikir verebilir.    Hayat mubahlardan mı ibarettir?  Dini hukuk, hayatı dört kavrama göre belirliyor: ‘vacip’, ‘haram’, ‘mekruh’ ve ‘mubah’. Vacip, dini hukukun yapılmasını, ‘haram’ ise kaçınılmasını emrettiği işlerdir.    Din, vacipleri yapana uhrevi ödül vaat ediyor, haramlardan sakınmayanı da uhrevi ceza tehdit ediyor.    ‘Vacip’le, ‘haram’ın arasında yer alan  ‘mekruh’, yapılması hoş görülmeyen; ancak haram düzeyinde de kaçınılması vurgulanmayan işler olduğundan mekruhu yapmaktan kaçınan övülüyor, yapan ise sadece kınanıyor; ancak ödül veya ceza söz konusu edilmiyor.    ‘Mubah’ ise yukarıdaki üç kavramın tamamının kapsamının dışında kalan işler. Yani yapılması ya da yapılmaması konusunda herhangi bir emir ya da tavsiye söz konusu olmadığından mubah kapsamındaki işlerden dolayı fail için; ne ödül, ne ceza, ne övgü, ne de kınama söz konusu.    “Eşyada aslolan ibahadır” şeklindeki Mecelle kaidesi, hayatın mubahlardan ibaret olduğunu değil, hakkında açık bir hüküm bulunmayan her yeni şeyin mubah kabul edilmesi gerektiğini ifade eder.    Liberalizm, özgürlükçülük değil ibahacılık  Liberalizmin ‘ibahacılık’ diye tercüme edilmesi, onun hayatı ‘mubah’lardan ibaret tanımlaması dolayısıyladır. Elbette bir şeyin mubah kılınmasının bireye yapma veya yapmama yönünde bir ‘özgürlük’ alanı açtığı doğrudur; ancak özgürlük alanı açması onu kavramsal olarak özgürlükçülükle eş anlamlı kılmıyor.    Öte yandan hayat gerçekten sadece mubahlardan mı ibarettir? Hayat tasavvurunda ‘kırmızıçizgi’lerin yeri yok mudur?    Yahut sadece dinlerin mi kırmızı çizgileri vardır? Liberalizm dışındaki ideolojilerin kırmızı çizgileri yok mudur?    Ve daha da önemlisi liberalizm, gerçekten kırmızı çizgiye sahip değil midir?    Hayatın sadece mubahlardan ibaret olamayacağı son derece açık. Bireysel hayatta fayda veya zarar, toplumsal hayatta da kaosun, yahut orman kanununun geçerli olmaması için zorunlu olan hukuksal sistem, bireye veya topluma ‘vacipler’, ‘haramlar’, ‘mekruhlar’ belirler.    Dolayısıyla da aslında sadece şeriat sahibi dinler değil, liberalizm de dahil olmak üzere hiçbir ideoloji, hayatı tamamen mubahlardan ibaret tanımlamıyor.    Sorun kırmızıçizgi değil, onu kimin ve ne kadar çizdiği  Sorun vaciplerin, haramların, mekruhların ve mubahların sınırlarının kim tarafından belirlenmesi gerektiği ve bunların sınırlarının ne kadar olacağı konusunda ortaya çıkıyor.    Örneğin sosyalist bir devlet; ekonomik hayatın, üretimin, tüketimin, yerleşimin, mülkiyetin vs. devlet tarafından planlanmasını, yönetilmesini ve gerektiğinde devletin bunlara müdahalesini öngörüyor.    Batı liberalizminin ürettiği yaşam tarzı insanlığın doğası, ona karşı direnmek de doğal olana ve tarihin akışına direnmek gibi sunulur veya algılanırken örneğin Sovyetlerin Rusya gibi bir topluma içki yasağı getirmesi[1] veya Batılı tüketim anlayışından korumak için tedbirler alması[2] elbette ‘diktatörlük’ veya ‘ideolojik bağnazlık’ olarak yansıtılacaktır.      Çünkü topluma ‘vacipler’, ‘haramlar’, ‘mekruhlar’ ve ‘mubahlar’ tayin edilmesi söz konusu olduğunda liberalizm ibahacılığı savunuyor.    Peki ekonomik hayat, üretim, tüketim, yerleşim, mülkiyet vs devlet planlamasından, yönetiminden ve müdahalesinden ‘azat’ olunca gerçekten ‘özgür’ mü oluyor? Yoksa bu alanlarda devletin bıraktığı boşluğu hakim sınıflar mı dolduruyor?    Yani tüm toplumsal sınıfların çıkarını gözetmekle görevli olan devletin bu alanlardan çekilmesiyle toplumsal altyapı ve ilişkiler ‘özgürce’ mi gelişiyor; yoksa güçlü sınıfın çıkarlarına göre mi şekilleniyor? Sorunun cevabı açık.    O halde devletin küçültülmesi, özelleştirme, serbest piyasa, ‘özgürlükçülük’ için değil, burjuva sınıfının çıkarlarının garanti edilmesi içindir.    İran’da devletin bireysel hayata müdahalesi ve Mehsa Emini olayı    Mehsa Emini, yakınlarıyla 12 Eylül akşamı Talegani Parkı’ndayken  kıyafeti uygun görülmediği için polis tarafından gözaltına alındı.    Yasaya aykırı davrananlara yönelik rutin uygulama çerçevesinde Mehsa Emini de kılık kıyafet kriterlerini ve yasa hükümlerini açıklayan 30 dakikalık bir semineri dinlemesi için polis merkezindeki seminer salonuna getirildi; ancak salonda görevliyle tartışırken fenalaştı ve kaldırıldığı hastanede vefat etti.[3]     Eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, kılık kıyafete polis müdahalesinin “yasalara, mantığa ve şeriata aykırı” olduğunu belirtti ve “İslam’ın ve nizamın çehresinin daha fazla karartılmamasını ve buna sebep olanların cezalandırılmasını”[4] istedi.      Ardından da önde gelen reformcu liderler ve kanaat önderleri, yalan olduğu daha sonra ortaya çıkan çok sayıda söylentiyi ve iddiayı dile getirerek[5] tepkilerin sokağa dökülmesine katkı sundu.        Mehsa Emini’nin ailesinin çelişkili açıklamaları ise tartışmaların artmasına neden oldu. Örneğin babası, reformcu Hemmihen gazetesine verdiği demeçte, “kızının hiçbir hastalığının olmadığını ve geçmişte de soğuk algınlığı dışında hiç hastaneye gitmediğini”[6] söyledi. Halbuki açıklama üzerine basına yansıyan hastane kayıtları, Mehsa Emini’nin çocukluğunda beyin ameliyatı geçirdiğini ve son dört yıl içinde de dahi hepsi de beyin ve sinir hastalıkları uzmanları olmak üzere 20’den fazla defa hastanelere gittiğini gösteriyordu.[7]    Yayımlanan görüntüler ve hastane kayıtları öldürüldüğünü teyit etmese de polisin gözaltına alması sebebiyle yaşadığı gerilimin var olan sağlık sorunlarını tetiklediği öne sürülerek Emini’nin ölümünden dolayı önce polis, ardından da yönetim suçlandı.    Ancak devletin bireysel hayata müdahalesi, diğer dünya ülkelerine kıyasla bireysel ‘özgürlük’ sınırını daraltması ve bu konuda uygulanan yöntemin sorgulanmasından çok maktülün etnik kimliği, cinsiyeti ve mezhebi üzerinden ‘rejimle hesaplaşma’ dalgası oluşturulmaya çalışıldı.    Tahran gibi büyük kentlerde ve Batı basınında ‘kadın’, Kürdistan’da ‘Kürtlük’, BBC, VOA ve Suudi medyasında rejim karşıtlığı ve Zahidan’da da Sünnilik protestoların ‘fırlatma rampası’ olarak kullanıldı.      İran’da devlet ve toplumsal hayata müdahale tartışmaları  İran İslam Cumhuriyeti’nde toplumsal ve siyasal yapıyı derinden etkileyen gelişmelerin tarafları, sanıldığının aksine ‘dinciler’ ile ‘sekülerler’ değil. Hele de son günlerde yoğun şekilde propaganda edildiğinin aksine ‘rejim’ ile ‘halk’ hiç değil.    İran’da asli taraflar, devletin toplumsal hayatı planlamayı, yönetmeyi ve müdahale etmeyi sürdürmesini savunanlar ile devletin mevcut şeklini korumakla birlikte bu alanları ‘özgür’ bırakmasını savunanlar; yani ‘İslam Cumhuriyeti’nin yıkılmasını değil, liberalleştirilmesini savunanlar.    Dünya İran’daki bu tarafları ‘muhafazakarlar’ ve ‘reformcular’ diye tanıyor.    Elbette bu, İranlılar arasında İslam Cumhuriyeti’nin sadece rolüne değil, bütünüyle varlığına karşı olan ve muhafazakarları da reformcuları da reddeden üçüncü bir kesimin olmadığı anlamına gelmiyor.    ‘Rejim karşıtları’ genel başlığı altında toplanan bu üçüncü kesim, doğrudan mevcut yönetimi hedef aldığı için dış basında daha fazla dikkat çekiyor olsa da ülkenin siyasal geleceğinin belirlenmesi konusunda aşağıdaki sebeplerle yok hükmünde.  …  İran’da ‘ruhaniyet’ diye isimlendirilen din adamları sınıfının devlet, siyaset ve toplum üzerindeki güçlü belirleyiciliği de sanılanın aksine 1979 devriminden beri zayıflamıyor araçlarını çeşitlendirerek güçleniyor.. Ali Şeriati ve Mehdi Bazergan modelleri üzerinden tartışmıştı.[9]    İran’daki olaylara ilişkin dünyada yapılan tartışmalar çok geniş bir kesime altın bir fırsat sundu. Çünkü Mehsa Emini olayı cinsiyet, etnik kimlik ve mezhebi mensubiyet çelişkilerini buluşturan bir ‘İran Baharı’ dalgası yaratmaya müsaitti.     Feministlerin cinsiyetçilik üzerinden, liberallerin devletin bireysel hayata müdahalesi üzerinden, insan hakları savunucularının gözaltında ölüm vakası üzerinden, laiklerin dinin toplumsal hayattaki belirleyiciliği üzerinden, Suudilerin yakılan Kasım Süleymani posterleri ve İran bayrakları ile atılan ‘kahrolsun diktatör’ sloganları üzerinden bakarak konuyu ele alması makul, mantıklı ve anlaşılabilirdi.    Mesih Alinejad’ın askerleri  CIA’nın maaşlı memuru Mesih Alinejad, “Bu harekete ben liderlik ediyorum”[10] derken ender şekilde doğruyu söylüyordu. Bireysel olarak Mesih Alinejad değil; ama onun temsil ettiği ‘tüzel kişilik’ İran’daki ‘Arap Baharı’ tarzı sokak şovlarına liderlik ediyordu. Nitekim onun erkek versiyonu olan Ruhullah Zem de 2019’daki benzin zammı dolayısıyla patlayan şiddet olaylarına liderlik etmişti.    Ruhullah Zem, kendi tabiriyle Fransız istihbaratının “cumhurbaşkanına uyguladığı koruma protokolü” ile Paris’te koruma altındayken İran istihbaratı tarafından tuzağa düşürülmüş ve idam edilmeden önce de mahkeme süreçlerinde Fransa, İsrail, ABD ve Suudi istihbaratlarından aldığı sabotaj ve terör rollerine ilişkin ayrıntılı bilgiler vermişti.[11]    Özetle İran içerisinde olmasa da dünya basınında bu “harekete” gerçekten de Mesih Alinejad liderlik etmiş, başta Türkiye ve Suudi basını olmak üzere geniş bir kesim Mesih Alinejad’ın askeri olmuştu.      Elbette buraya kadar hiçbir çelişki ve tutarsızlık yok; çelişki ve tutarsızlık on yıl boyunca ‘Arap Baharı’ gazeteciliğini gözlemleyen ve sonuçlarına tanıklık eden (ideolojik mensubiyetinden bağımsız olarak) gazetecilerin, liberal olmayan solcuların ve İslamcıların Mesih Alinejad’ın askeri olmaya bu kadar hevesli olmasıydı.        Zira, Sovyetlerin, Mao yönetimindeki Çin’in, Kuzey Kore’nin, Küba’nın vs, ‘kutsal liberal özgürlükleri’ sınırlayan uygulamalarının neyi amaçladığını çok iyi bilen solcular, İran’da “Amerika dahi destekliyor olsa dinsel bağnazlığa karşı kadın mücadelesinin safına" geçiyordu.    İslam’ın sadece bireysel hayata değil toplumsal hayata da yön vermesi gerektiğini savundukları için ‘İslamcı’ olanlar ise; İran’ı ‘toplum mühendisliği’ yapmaya çalıştığı için eleştiriyorlardı.           Sonuçta dünya laikleri, İslamcıları, solcuları, liberalleri hatta Suudiler, birkaç haftalığına da olsa birleşmiş oldu. Mesih Alinejad zafer ilan etmesin de ne yapsın!”  *  Hayret edilmesi gereken her haltın ve her zilletin normalleştiği bir zillet çağında yaşıyoruz.  Biz hayret etmeye devam edeceğiz. Herkesi hayrete davet etmeye de.   Selam ve dua ile.