KALPLERİ DİLLERİNE İHANET EDENLER!

  Ebu Müslim Horasan-i'den şu muazzam vecizeyi verdikten sonra; KALPLERİ dillerine İHANET edenlerin kimler olduklarına bir bakalım: “Onlar, şerrinden emin oldukları için, dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de; düşmanlarını yakın tuttular. Yakın tuttukları düşmanları dost olmadı. Ama uzak tuttukları dostları düşman oldu. Herkes düşman safında toplanınca yıkılmaları mukadder oldu."  Bundan daha net, daha açık, daha objektif bir açıklama var mıdır acaba, doğrusu merak ediyoruz? Evet, 1990 ve 2000 li yılları arasında; sohbet esnasında, Müslümanın artığı (içipte arta kalan su) içilir mi içilmez mi, mekruh mu değil mi tartışmasında, Müslüman kardeşinin kalbini kıracak kadar tabir caize radikal olanlara şahid olduk. O günler de, derdi davası davası da derdi olan; pırlanta misali çok şuurlu gençlerin varlığı ise ayrı bir güzellik idi. Ama, o güzelim gençlerin, islam davası için bir şeyler yapabilmek adına yanlarına gittiklerinin çoğu, onların o samimi ve içten heyecan ve azimlerini suya düşürdüler. Çünkü, "korku" "sekülerizm" "statükoculuk" ve benzeri şeylerle imtihan olunma dönemleri başlamış ve çoğu sınavı iyi verememişti. Ne yazık ki, söz konusu sınavı iyi veremeyenlerin çoğu; daha önce düşman bellediklerinin safına geçmekle, dostlarının nefretini kazandılar. Hakikatten, saflarına geçtikleri eski düşmanları onlara dost olmadılar ama, eski dostları onlara düşman oldular... Artık kalpleri dillerine ihanet etmiş, ve beyazın içindeki tehlikeli beyazı fark edemedikleri için de; yükselme tutkusuna yenik düştükçe düştüler. Tabi, bu bir süreçti işliyordu. Öyle bir işliyordu ki, ak ile karayı, iyi ile kötüyü, samimi ile gayri samimi olanları birbirinden ayıklıyordu... Özellikle 1990 ve 2000 li yılların arasında, özelde Türkiye, genelde tüm İslam aleminde; şuur ve hareket anlamında, islâmi gençlikte büyük bir potansiyelin varlığı söz konusuydu. Özellikle Türkiye gibi, geçmişi Osmanlı İslam devletine dayanan, ve Osmanlı devletinin dağılmasından sonra; iş başına gelen yeni kadroların, halkının çoğunun Müslüman olduğu bir ülkede, dipçik ve kanunların zoruyla, Avrupa yaşam tarzını dayattıkları inkâr edilemez. Tüm olup bitenlere rağmen, islâm davasını dert edinmiş olan gayretkeş Müslümanlar; inandıkları yoldan dönmemiş, hakkın hatırını âli tutmak yolunda büyük bedeller ödemişlerdi!  Gelinen noktada, olay ve hadiselere bakıldığında; son yirmi yılda, Özellikle Türkiye müslümanları olarak, birçoğumuzun davam dedikleri dertlerini kaybedip sistemle entegre hale geldiklerini rahatlıkla görülmektedir... Sekülerleşme, Statükocu ve muhafazakârlık yolunda, kalplerinde karargâh kurmuş olan ikircilik hastalığı; dillerinin söylediği her şeye muhalefet etmekle, manevi anlamda büyük bir faciaya yol açtığını söylemek mümkündür.  Bazı arkadaşlar, hep soruyorlar bize; hep olumsuz şeyleri yazıyorsunuz ama, çare nedir kısmına herhangi bir öneri yazmıyorsunuz diye! O iyi niyetlerinden şüphe duymadığımız arkadaşlara deriz ki, yazılarımızı bir bütünlük içerisinde okuyup değerlendiren; bizim İslam nizamından başka her hangi bir önerimizin, derdimizin ve gayemizin olmadığını gayet açık bir şekilde anlarlar!...  Evet, biz buyuz ve inancımızın gereği olarak da; tüm dünya insanlığının İslâm'ın serin gölgesine muhtaç olduğuna inanıyoruz. Varsın birileri bize, klasik düşünen, gelenekselci, gerici veya dar (!) düşünen desinler, hiç dert değil!... Şimdi, herkes katmış önüne bir yol ve; yürüdüğü yolun onu, sahili selamete mi yoksa sahili felakete mi götüreceğini hesaba bile katmıyor. Eh, bu işler böyle işler. Kimi şişler, kimi dişler, kimi fişler, kimi de geçmişinin üstüne bir çizgi çeker, ve üzerine bir bardak doğuk demokrasi şerbetini içer, bir de bakar ki; ne kalbi ne de dili işler... Kalın sağlıcakla efendim. 07 Ağustos 2022.