'YOL BİR YERE GİDER'

İstikamet/Yol

Yılmaz Erdoğan'ın bir şiirinde ‘yol bir yere gitmez’ diye bir ifade vardır. Etkileyici bir ifade. Tabii şiirsel anlatımda, ‘kelimeler kendi anlamlarına’ gelmez. Ama aslında yol bir yere gider. Yol çok önemli. Yolun nereye gideceği çok önemli. Zira yol, istikamettir ve istikamet/yol ve haliyle yöntem de doğru değilse yol, uçuruma gidebilir. Yol/istikamet doğru ise/olması gerektiği gibiyse yol, kurtuluşa/öngörülen hedefe gider…

Bu açıdan bir işe/yürüyüşe/yaşayışa başlanacağı zaman istikametin ve yöntemin doğru olduğundan emin olmalı. İstikametin yanlış olduğu fark edildiği an; ilk yapılması gereken istikameti doğrultmak olmalı. İstikametin doğru belirlenmesi çok önemlidir ve ihmal edilmemesi gerekir. Zira istikamet belirlemek ile hedef belirlemek, tıpkı nişan alırken uygulanması gereken kurallar misali tavizsiz bir titizlik gerektirir. Yanlış istikamet, yanlış nişan almaya benzer. Düşmanı değil, hep kendimizi vururuz.

Eğer bir aile, cemaat, halk, ümmet gibi kendiniz dışında da sorumluluk sahibiyseniz, istikameti doğru belirlememeniz durumunda, arkanızdakilerin hepsi ve hatta gelecek nesillerin de içinde olacağı geniş kesimler bundan olumsuz etkilenecektir. Onların güvenini aldıktan sonra, onların değil de kendinizin veya yakın çevrenizin menfaatini öne alacak bir istikamet/yanlış yol belirlerseniz; hukuksuzluk ve ahlaksızlık yapmış olursunuz. Aslında sonuçları da göz önüne alındığında; bu, canicedir ve zalimcedir.

Müslüman toplumlarda istikamet çok daha önemlidir. İçinde bulundukları durumdan kurtulmaları ve hürriyetlerine kavuşmaları istikamet konusunu daha da önemli kılıyor.

İslam toplumları, başka toplumlardan (genellikle sömürgeci küstah efendilerinden) aldıkları sistemlerle, başkalarını taklit etmekle ve daha buna benzer bir sürü sebepten dolayı çözümü, hep ya dışarıda ya da dışarıdan aldıkları işleyişlerin/tezgahların bir parçası olan seçim mizansenleriyle yeni yüzlerde, yeni vaatlerde aramış ve her defasında durum eskisinden daha kötü olmuştur.

Oysa sorun, yeni yüzler veya başka bir topluma benzemekle çözülemez zira sorun, bu sistemin kendisidir.

Sistem, küresel sistemle senkronize olarak çalışır. Sistem karşısında edilgen olmak ve sistemin bizi/zayıfları/toplumun çoğunluğunu hep boyunduruk altında tutmaya ayarlı olması, istikametimizin yanlış olduğu anlamına gelir. Zaten İslam toplumları, sonuçları ile de bunu görüyor ve yaşıyor.

Son yüzyılı daha derin izler bırakan ve birkaç asırdır İslam coğrafyası ve diğer mazlum coğrafyalarda yürüyen zalimane sistem, kendini hep yenilemekte, tahkim etmekte iken; mazlumlar ise bekleyerek veya yönetici değiştirerek ama kendilerini/yaşam tarzlarını değiştirmeyerek durumun düzeleceğini, kurtuluşa ereceklerini zannetmişler ve başka bir yol denememişlerdir. 

Yolun/istikametin doğru olmadığında mutabıkız. Sonuçları bunu doğruluyor. Ancak sorun; ‘Sen mi dünyayı kurtaracaksın?’ Veya ‘Böyle gelmiş böyle gider’ gibi bir anlayışta da mutabık olunması. Oysa bunun, yani öğrenilmiş çaresizliğin de sistemin bir parçası olduğunu unutuyoruz. Bu anlayışın zihnimize işlenmesi de sistem eliyledir. Bu sayede teslimiyeti öğretiyor ve sömürüyü sürdürülebilir/normal hale getirerek ona katlanmaya ayarlı bir tutsaklığı güçlendiriyor. Bizi körleştirici nokta burası. 

Hemen bu yanlışı düzeltip devam edelim. Evet, sen bu dünyayı değiştireceksin ve hayır böyle gitmez, gitmeyecek de. Belki de bunu Afrika’ dan, Yemen’ den, Irak’ tan, Suriye’ den, Afganistan’ dan, Filistin’ den öğreneceğiz ama illa ki öğreneceğiz. Zira bu topraklardan da Necmettin Erbakan Hoca geçti ki; o, bu topluma, nelerin mümkün olduğunu göstermişti. Yani bu cevher, içimizde gizli. Köz, hala elimizde.

Toplumumuzda da istikametin yanlış olduğunu ilk fark edenlerden biri ve en önemlisi Necmettin Erbakan’ dı. Bunu şöyle ifade etmişti:

Yanlış bir otobüse bindirdikleri 80 milyon yolcuyu 5 senede bir mola yerlerinde avutuyorlar. Oysa şoförün hiçbir ehemmiyeti yok. Neden? Çünkü varılacak istikamet yanlıştır. Ve bu millet, şoför seçmek yerine "İSTİKAMET" seçtiği gün dananın kuyruğu kopacaktır."

Ne yapmak gerekiyordu, ne yapılmak isteniyordu, bu istikamet sorununu nasıl çözecekti Erbakan?

Mehmet Alkış bu konuda şöyle der:

“Erbakan Hoca, bir grup arkadaşıyla, özel ortamlarda İslam’ın kamufle edilmiş adı olduğunu yaydığı Millî Görüş ve Adil Düzen söylemleriyle toplumun önüne çıkmış ve o günün şartlarında şu temel sorunları kendince iktidara gelerek çözmeyi hedeflemişti:

“Kurucu İradenin Dışlanması, Lozan, Ulus Devlet modeli, Din-Devlet İlişkileri, Irkçılığın Ürettiği Kürt Meselesi, Resmi İdeoloji, İdeolojik Eğitim-Öğretim, Tekçi Hukuk, Sömürüye Dayalı Ekonomi, Küresel Sistemle İlişki Biçimi, Dayatılan Hayat Tarzı…vb.”

Anacak şimdi daha ileri söylemler geliştirmesi beklenen mirasçılarının bu sorunların farkında oldukları bile anlaşılmıyor.”

Erbakan, uzun vadeli bir toplumsal bilinç oluşturma ve bu hürriyet tohumlarının, bu közün toplumdan kaybolmaması adına başarılı olmuşsa da reelde neden başarısız olmuştur diye bir soru soru sorulabilir?

Atasoy Müftüoğlu şöyle der:

“Merhum Necmettin Erbakan, dava/mücadele alanını seçerken, Batılı/modern/sömürgeci bilgi/kavram/kurum ve dünya görüşünün ideolojik anlamda hakim olduğu bir toplumda, bu bilgi/kavram/kurum ve dünya görüşünü gerçekleştiren, tarihsel bağlam/kültür ve uygarlıkla nihai anlamda hesaplaşmanın kolay olmadığını biliyordu.

Necmettin Erbakan, mücadele hayatı boyunca, Türkiye koşullarında başarılı sayılabilecek teknik-bürokratik-ekonomik alanlarda içerik üretebilecek bir kadro oluşturdu.

Ancak yukarıda sözünü ettiğim nihai hesaplaşmayı gerçekleştirebilecek entelektüel bir kadroya, evrensel zihinlere, eleştirel düşünürlere hiçbir zaman sahip olmadı.

Bugün de, Türkiye’de bu konuda hiçbir yeni gelişme yaşanabilmiş, bu hayati sorun cevaplandırılabilmiş değildir.”

İstikamet doğru değilse acil bir durum var demektir. Öncelikle istikameti düzeltmeli ama nasıl?

İstikametin doğru olması, küresel egemen sistemin olumsuz ve köleleştirici etkileri karşısında dik durabilmek için gerekli bazı hususlar şunlardır. Şahsiyetli bir gençlik ve toplum, şahsiyetli ve liyakatli lider/ler ve donanımlı ve liyakatli kadrolar.

Aliya şöyle der:

“Her şeyden evvel, gençlerde bulunan güçleri öldürmemelerini tavsiye edebiliriz. Öyle yapacaklarına, onları yönlendirsin ve belli bir şekle soksunlar. Onların uyuşuğu Müslüman değildir ve ölü birini İslam’a “çevirmenin” imkânı yoktur. Müslümanları eğitmek için insanları eğitsinler, hem de en mükemmel ve kapsayıcı şekilde. Onlara tevazudan çok şeref ve haysiyet, teslimiyetçilikten çok cesaret, merhametten çok adalet hakkında konuşsunlar. Kendi yolundan gidecek ve bunun için kimseden izin istemeyecek şeref sahibi bir nesil yetiştirsinler.

Çünkü aklımızda hep tutalım: İslam’ın ilerlemesini –her türlü ilerlemeyi olduğu gibi- sakin ve teslimiyetçi kimseler değil, cesur ve itiraz (isyankâr) ruhlu kimseler gerçekleştirecektir.” (Kasım 1971) *İslam Deklarasyonu ve İslami Yeniden Doğuşun Sorunları, Aliya İzzetbegoviç, çev. Dr. Rahman Ademi, Fide Yayınları, 2007”

"Rahatlıkla söylenebilir ki Kur’an teslimiyetçiliği yasaklamıştır. Çok sayıda sahte büyüklük ve otorite yerine Kur’an, tek ve biricik teslimiyeti tesis etmiştir: Allah’a olan teslimiyet. Ancak Allah’a olan bu teslimiyette Kur’an insan için özgürlük inşa ederek, onu bütün korkulardan ve diğer bütün teslimiyetlerden kurtarmıştır." (Kasım 1971) *İslam Deklarasyonu ve İslami Yeniden Doğuşun Sorunları, Aliya İzzetbegoviç, çev. Dr. Rahman Ademi, Fide Yayınları, 2007”

Sonuç:

Kesinlikle hiçbir kurtarıcı bizi kurtaracak değildir. Ancak biz, kendimizi kurtarabiliriz.

İstikamet yanlıştır ve çıkmaz sokağa ulaşılmıştır. Bu istikametin bize ve bizden sonraki neslimize utanç ve iflastan başka vereceği bir şey kalmamıştır.

Dünya değişmektedir. Yeni bir dünya kurulmaktadır. Başlarına vurulanlar, başlarına ve vücutlarına darbeler vurulmaya devam edildiği halde başlarını, artık daha da kaldırmakta, kararlılık ve bilinç geliştirmeye, dik durmaya, direnmeye devam etmekteler. 

Değişim, bize öğretildiği gibi imkansız değil, tam tersine mümkündür ve gereklidir.

Kendimizi, ailemizi, toplumumuzu küresel kirli oyunun etki alanlarından mümkün olduğunca geri çekmeliyiz. Her konuda ve her alanda mümkün olduğu, gücümüzün yettiği oranda sistemden bağımsız, kendi yerel/lokal seçeneklerimizi oluşturmalı ve geliştirmeliyiz. Bunlar, küçük gibi görünen ama aslında büyük adımlardır.

Hiçbir şey yapamayacağımızı düşünerek geri çekildiğimizde; bu gidişatın olumsuzlukları sürer gider.  Bu sistemin köleleştirici, mülksüzleştirici, evsizleştirici, yurtsuzlaştrıcı, dinsizleştirici, ailesizleştirici, hayasızlaştırıcı, ilkesizleştirici, değersizleştirici, yıkıcı, kirletici, çaresizleştirici, umutsuzlaştırıcı, hayalsizleştirici, ahlaksızlaştırıcı, direnç kırıcı, iflas ettiriciliği ve her türlü sömürücülüğü ve caniliği katlanarak devam eder.

Olması gereken şey programlı bir bilinç ve direnç oluşturmaktır. Nitekim küresel anlamda da böyle bir bilincin birçok toplumda filizlendiğini hatta giderek daha da güçlendiğini ve bu toplumlar arasında birlikte hareket etme kültürünün geliştiğini gözlemlemekteyiz.

Tek kutupluluğa karşı küresel anlamda alternatifler oluşturma ve direnme dediğimiz şey, genel anlamdaki bu bilincin parçalarından biri olabilir. Bu bağlamda küresel egemen finans ve tedarik sistemlerinden bağımsızlaşan kolektif pratiklere tanık oluyoruz...

Belki biraz basit gelebilecek bir örnekle bitirmek istiyorum. Herkesin veya toplumun önemli bir bölümünün, eğitim, ekonomi, ulaşım, ilaç, giyim vb temel hususlarda, bazı alternatifler oluşturması sistemi felç eder. Bir dondurma, bir içecek, bir deterjan, bir marka konusunda geliştirilebilecek tavizsiz bir tutum, bir kırmızı çizgi, bir alışkanlık değişikliği de öyle. Bir medyadan farklı kaynaklara, farklı gündemlere yönelmek de öyle. Çoğaltabiliriz bu mümkünleri.

Bunlar sistemin elimize tutuşturduğu en etkili silahları ve tetikleri bize dönük. Yapacağımız şey gayet basit değil mi? Bilinç ve irade. Hiç olmazsa yarınlar için, gelecek nesil için.