AMBARGO - III

Türkiye ve İran’a uygulanan baskılar ve Türkiye’ in ABD tarafından kıskaca alınması girişimleriyle ilgili süreci birkaç haftadır yakından izliyoruz. Türkiye ile İran’a uygulanan bu baskıların, zamanlamasının/ikisinin aynı zaman diliminde gerçekleştirilmesinin, ani gelişen bir durum gibi görünse bile planlı olabileceği ihtimali daha yüksek görünüyor. Çünkü İran’a uygulanacak yaptırımın etkili olabilmesi de boşa çıkması da büyük ölçüde Türkiye’ye bağlı. Türkiye, sadece kendi geleceği değil; bölgenin, dolayısıyla dünyanın geleceği için önemli bir konumda ve kilit ülke durumundadır. Bölge politikalarında Türkiye’nin tavrı/tarafı, oldukça belirleyici bir etkiye sahiptir. Bu bakımdan, İran’a yaptırımlarla devam eden sürecin başarısı ve yaptırımların sonuca ulaşması için, Türkiye’nin ambargoya destek vermesinin şart olduğu gerçeği, ABD tarafından göz ardı edilmemekte ve Türkiye tehdit ve şantajlarla komşusuna ihanete mecbur bırakılmak istenmektedir. Türkiye, uluslar arsı dayanağı olmayan, tek taraflı hegemonik yaptırımları uygulamama konusunda daha önceden de pratikleri olan bir ülke. Bu yüzden bu defa ABD, işi sağlama alma niyetinde. Ancak bununla birlikte bu defa, hedefte Türkiye’nin de olduğu açık ve net şekilde görülmektedir. Bunun temel nedenleri ise kısaca, Türkiye’nin yükselmekte olan dünyaya/doğuya kayması ve bağımsız hareketleri. Bazı analistlerin ısrarla, Amerika ile zıtlaşmanın sakıncaları üzerinde durduğunu ve merkez medyada, ABD’ye giden heyetin, bir büyüğün çocuğu affetmesi gibi bir beklenti ile son dakika haberi bekliyor olmaları ve böyle bir haleti ruhiyeyi hakim kılan bir pozisyonda yayın yapmaları utanç vericidir. İşin ilginç tarafı İslami söylemlere sahip kimi kitlelerde de bu eğilimin ağırlıklı olması. Elbette ki coğrafyamızda, yıllardan beridir oluşturduğu ve zayıflamakta olan hegemonyasını kaybetmek istemeyen ABD, bölge ülkelerinden İran ve Türkiye'yi köşeye sıkıştırmak istemektedir. Şunu belirtmekte yarar var ki; süreç, geri dönülmez bir aşamadadır ve Türkiye'nin, ABD'nin isteklerine boyun eğmeye devam etmesi ve ABD ile dost ve müttefik olabileceğini düşünmesi, durumu daha da kötüleştirecektir. Yani işler/ilişkiler eskisi gibi olmayacak, ABD de zaten bunun peşinde değil. Kayıtsız şartsız ve onursuz bir itaat istediğini açıkça söylemektedir. Dolayısıyla bu durumda, 'bozuşmayalım' -zaten bozuşan sen değilsin ki; o- seçeneği, alçaltıcı bir yaklaşım. Bunların hep kaçındığı dik durma dışında bir seçenek maalesef ki bulunmamaktadır. Maalesef diyorum, çünkü sürekli bundan kaçınılmıştır. Bugün, dik duruş, toplum olarak, ülke olarak, bölge ülkeleri olarak, ezilen halklar olarak, agresifleşen zorbaların nezaketsiz ve niyetlerini açıkça belli eder hale gelmiş politikaları karşısında tek seçenektir. Medyada, iki ana tuzak yaklaşım göze çarpmaktadır. Birincisi, yukarıda bahsettiğim; Amerika'yla bozuşmamalı söylemi. Altında çok tehlikeli ve Türkiye'nin zararına olan niyet ve yaklaşımlar barındırmaktadır. Teslim olayı öneriyor ve oldukça onursuzca bir politika önerisi. Diğeri ise, İran yüzünden… ile başlayan, -sanki ambargoyu, Türkiye'ye İran uyguluyormuş gibi bir izlenim oluşturan- öteden beri gelen İran’ı suçlama ve Türkiye'nin İran ve diğer bölge ülkeleriyle kenetlenmesini sakıncalı gören bir algı. Bu iki algı, ABD’ye teslimiyeti savunan tezin, iki farklı şekilde ifade edilişidir. Bize bu öneriyi yapanlar, bu öneriyi, rasyonel ve derin politik yaklaşımların sonucu olarak sunmaktalar. Bu yaklaşım; Türkiye’yi yalnızlaştırma, tekrar Amerika'yla hiyerarşik bir ilişkiye sokmayı hedeflemekte ve Türkiye'yi, kurtuluşunun/bağımsızlığının; sabit ayağının doğuda olmasıyla mümkün olacağı gerçeğini keşfettiğine pişman etmek isteyenlerce dile getirilmektedir. Elbette ki bölge ülkelerinin birbirleriyle bazı sorunları olabilir; bölge meselelerine yönelik çeşitli farklı görüşleri ve politikaları olabilir; rejimleri ile ilgili beğendiğimiz veya beğenmediğimiz yönleri olabilir. Bunları bir kenara bırakmalıyız. Bağımsızlık, bedelsiz olmaz ve ölüm kalım meselesidir. Bize dayatılan ve önümüzdeki süreçte kurtulmamızın daha da zorlaşacağı, çözüm yollarını kapatan yaklaşımları bir kenara bırakmak ve geciktirdiğimiz için bu derece sıkıştırılabildiğimiz, bu girdaptan, çıkmanın yolu, bölgesel kenetlenmedir. Hatta bölge ülkeleri dışında, Küresel zorbalara karşı dik duran diğer ülkelerle de işbirliğidir. İşin ekonomik savaş boyutundayız. Kendi halkımızla kenetlenme ve iç barışımızı sağlamaya yönelik bir seferberlik ilan ederek; sadece Amerika değil; dünyadaki bütün zorbalara karşı, artık hiyerarşik bir ilişkiden kurtularak, bağımsızlaşmanın kendini dayattığını ve başka bir seçeneğin olmadığı bir durumla karşı karşıyayız. Amerika, Ortadoğu bölgesindeki planlarını gerçekleştirmek için, emirlerine riayet etmekte sorun çıkaran veya projelerinin önünde engel gördüğü ülke politikalarına yönelik, o ülkelere şu anda askeri olmasa bile önce ekonomik operasyonlarla diz çöktürmek istemektedir. Dolayısıyla sadece Türkiye'de değil; bölgede onurlu ve bağımsız politikalar izlemek isteyen ve Amerika'nın ve diğer zorba ülkelerin bölgemizde/evimizde gerçekleştirmek istedikleri düzene direnenlerle ekonomik bir savaş yürütüldüğü gerçeğini iyice idrak etmeliyiz. Bu bağlamda çeşitli bahanelerle uzun süredir ve devam eden İran'a yönelik yaptırımlar karşısında, İran'ın dik duruşunu bozmadığına ve hala bile direnmeye devam ettiğine şahit olmaktayız. Bu ambargolar iki yönden zayıf olduğumuz için etkili olabilmektedir: Finansal sistem ve yüksek teknolojiler konusundaki gerilik. Dolayısıyla bu ülkelerin yönetimleri, bu iki alanda gerekli adımları atmalıdır. Bu tür zamanlarda halk, -iktidardakiler ve zengin sınıf yapmasa bile- halkın tasarruf/ısrafı önleme anlamında, kendi çapında bir şeyler yapması önemlidir. Ülkelerin, dolar dışındaki paralarla ticarete başlamaları Amerika'yı ciddi şekilde öfkelendirmektedir. Ekonomik savaşın, finansal sistem bağlamında, Amerika'nın finansal hegemonyasını kırmanın ilk ve en önemli ayağı; Amerikan dolarından uzaklaşmaktır. Bu uzaklaşma eğiliminin yakın vadede, yükselen doğuda, daha da artacağı ve Türkiye’nin de burada yer almak istediği belirginleşmiştir. Tasarruf yaparken de dolardan uzaklaşmak önemli bir husustur. Gerek kendi iç barışında, gerekse bölgesel birlikteliklerde; etnik, mezhebi, ideolojik ve diğer farklılıkları bir tarafa bırakarak girilen bu süreçten, geri adım atılmamalıdır. Bu konuda, özellikle Türkiye ve İran'a büyük görevler düşmektedir. Gelinen bu noktada, Türkiye ve İran'ın, birlikte hareket etmesi, kaçınılmaz ve ertelenemez bir zorunluluktur. Türkiye, İran ve diğer bölge ülkelerinin (Suriye, Irak, Lübnan, Pakistan dahil) birbirine yanaşmasını engellemeye yönelik bütün söylem ve algıların, iyi niyetli olmadığı ve Türkiye'nin hayrına düşünenler tarafından ortaya atılmadığı bilinmelidir. Ancak, içte yapılacak fedakarlıklar noktasında, zengin sınıfların ve yönetenlerin, sürekli vatandaşın, yastık altındaki –varsa- üç beş kuruşuna işaret ederek, onlardan fedakarlık istemelerini, hadi etik demeyelim de etkili kılmak için bile olsa, bu yönde kendileri de öncülük ederek bir örneklik oluşturmalıdırlar. Sonuç olarak, temel anlamda yapılacaklar bellidir. Türkiye’nin, zorunlu ve ertelenemez olan iç barışını sağlaması için, ulus devlet zindanından kurtulması ve adil bir ekonomik politikaya ve yargı sistemine dönmesi gerekir. Tüm farklılıkları bir kenara bırakarak, bölgesinde ve dünyada, anti Empeyalist ülkelerle saf tutmalıdır. Bir ayağını doğuda sabitlemeli ve diğer ayağı da batıda olmalıdır. Teknolojik/ileri teknolojiler konuda ve finansal politikalarında atak yapma motivasyonu oluşturmalıdır. Finansal bağlardan/sistemlerden ve onun araçları olan para birimlerinden uzaklaşmalıdır. Tasarruf politikaları uygulamalı, bu konuda, en varlıklı olanların, örneklik edeceği bir sistem başlatmalıdır. Diklenemediği için, bu gücü olmadığı için; diklenmemeli ama dik durmalıdır. Yani zorba ülkelerle sürtüşmeyi tercih etmemeli ama onlara boyun eğip, onların verdiği rolleri de kabul etmemelidir. Türkiye ve İran'ın birbirine yaklaşmaması gibi bir seçeneği tercih etme lüksümüz bulunmamaktadır ve yine Amerika ile sürtüşmemenin Türkiye'yi kurtaracak ve önünü açacağı seçeneğinin de artık mevcut olmadığı bir durum söz konusudur. Toplumların zor günleri olur ama önemli olan, yükü adil dağıtmaktır, bu da ne yazık ki, Türkiye’de ki varlıklıların pek alışık olmadıkları bir şey. Elbette ki, tüm bunlara rağmen bu süreç, uzun olacak ve kolay olmayacak ama özgürlüğün bedeli, ne kadar ağır olursa olsun, gerçekten de buna değer. Umarım ki, basiret ve sağduyu hakim olur. DİK DUR TÜRKİYE! Selam ve dua ile.