SANAT AŞKI MI; AŞKIN SANATI MI?

“Însan bu dünyada bir zindandadır. O gerçek yurdunu aramaktadır. Bunun farkında olsa da olmasa da arayış fıtridir. Kamışlıktan koparılan ney yurdunu aramak derdiyle inler durur. Fakat insan bu dünyadan bir kapı açıp da çıkıp gidemez. O halde bir pencere açarak oradan nefeslenmek yolunu seçer. Pencerenin, Farsça penc/rah kelimelerinden türemiş olması tesadüfi değildir. Penc/rah beşinci yol demek. Dört duvarın arasından kurtulmak için beşinci yoldur o. Sanat işte bu pencere. Varlık zindanından anlam arayışına açılan bir dehliz...” (Mustafa Yılmaz; 59 Yüz Portreler Kitabı) Sanat, insanın güzelliği arayışıdır. Sanatın asıl vazifesi dünyayı güzelleştirmektir. Zira güzelliğin özgürlüğünü ortaya koyamayanlar, tutkunun esaretine kapılacaktır. O yüzden sanatçı bir güzellik işçisidir. Sanatçının yapmaya çalıştığı, hayatın eksikliğinin, bozulmuşluğunun, kirlenmişliğinin karşısına güzelliğin, saflığın, masumiyetin konulduğu duruma ulaşma çabasıdır. Sanatçı arayışın gerilimini yaşayan kişidir. Hakikat arayışının gerilimini taşıyordur. Sanatı ve sanatçıyı trajediden öteye taşıyacak olan yol, cihanda, cihanın canını aramaktan geçecektir. Sanat eseri diyordu Turgut CANSEVER; “Varlık-kâinat tasavvurunun yapılana yansımasıdır. Eserini ortaya koyarken aldığı her karar, sanatkârın varlık ve varlığın güçleri hakkındaki tasavvuruna göre şekillenir. Bu özellikleri ile sanat, din ve ahlâk alanında yer alır.” Sanat önce zihinde oluşur. Tahayyül edilir yani. Önce tasavvur edilir, tasavvuru güzel olmayanın elinden zuhur edecek olan ‘estetik’ kaygıyla yapılmış olsa bile güzelliğe dönüşmeyecektir. Sanatın amacı güzelliğe ulaşabilmek, estetik olana, etik olana, ahlaki olana, fıtri olana ulaşabilmektir. Estetik olan etik olandan tezahür etmeli, ahlaki olandan, yaratılışın bizatihi kendisinden, özden gelmeli. Güzellik öze ulaştırmalı yani. Zira güzellik, güzel olan, g(öz)el olandır. özün göze gelmiş haline ulaşması, güzellikle buluşmasıdır. Sanatçı elindeki esere içinin güzelliğini işleyendir. Gayesini içinde taşıyan eylemdir sanat. Nedir, estetik duyuş insanın kendi eksiğini tamamlama, estetik olan yani kendilik bilincimiz yani özümüzdür. Ahlakımız, yaratılışımız, fıtratımız. Ne diyordu ehli irfan, cemal kemaldedir. Ya da hani sorulmuştu ya bir hak dostuna, dünyaya niçin gönderildik diye; şöyle cevap vermiş idi: Kemali bulmak, cemali görmek için. Sanat insanın eksikliğini elindeki eserle tamamlama çabası. Parçadan bütüne ulaşabilmek; Kesret’de Vahdet’i ve Vahdet’de de Kesret’i görebilmek ve gösterebilmektir. Görünenden görünmeyene ulaşmak, görüneni taklit eden sanatın; renk, şekil, ses, ritim vs.den yola çıkarak manayı ortaya koyan, anlatan sanata dönüşmesi. Yani amaç göstermek değil görünenin ardındaki hakikati görebilmek. Görünene bakarak, görünmezi görmek, mutlak güzelliğe ulaşabilmektir. Sanatı trajik olandan, şuurlu olana, manası olana, değerli olana ulaştırabilmektir gaye. Sanatçı hakikatin bilgisine sahip olmadıkça ne kendisiyle ne eşyayla nede dünyasıyla sahih bir çizgide buluşamaz, Peki hakikati bulur mu sanat, belki işaret eder. Salt sanata bakmak değil, sanatsal bakabilmek. Pencereye değil, pencereden bakabilmek. Sanatsal bakabilmek; hayata sanatın bakışı ile sanatın dili yaklaşabilmektir. Bu dil, aşkın dilidir aşkın olanın dilidir. Hangi sanat eserinde olursa olsun aşk dili hep var olacaktır. Sanat, düşünce ve edebiyat; aklını ve ruhunu yitirmiş toplumun dirilişi için vardır. Bu bağlamda bizim sanat ve edebiyat anlayışımız nihilizmle özdeşleşen hiçliğe değil, önce sanatçının kendisinin sonra da yaşadığı toplumun metafizik varoluşuna imkân sunabilmelidir. “Bir edebiyatçı “öteki”ne yani yaşama tutunamadığından yazar. Ancak bu eylemin tılsımlı tarafı şudur: “Öteki”ne tutunamadığından yazar ancak bunu aslında “tutunabilmek” için yapar. Edebiyat “tutunamama”nın acısını azaltmaya çalışarak edebiyatçıyı “hiç”e yani “kendine” tutunmaya alıştırır.” Evet, ne demiştik: İnsanın sanatı da edebiyatı da felsefesi de insana yanıtlar sunmalıdır. İnsan sorusunu cevapsızlığa mahkûm eden edebiyatın varacağı yer bohemin çukuru olacaktır. Sanat Hak ile irtibat için hakikat arayışıdır dahası yakarışıdır. Sanatçı; “arayışım, yakarışım, hayatım ve ölümüm yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah içindir” diyebilendir. “Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış; Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış...” Yazımızın başında sormuş olduğumuz soruya dönelim mi? Esasen yazının başından bu yana ifade edilenler bir cevaptır; yaşanılası bir dünyayı şaşılası hale getiren insanın sanatın aşkın olan diline ne çok ihtiyacı var. Dünyaya güzelliğin penceresinden bakabilmemizin yolunu açacak olan, sanatın aşk olan, aşkın olan dili olacaktır. Ancak bu dil dünyayı sıradanlıklardan, çirkinliklerden, kötülüklerden kurtaracaktır. Dünyayı yaşanılır kılabilmenin yolu, sanatın dili ile tınısı ile sözü ile sesi ile rengi ile tasarımı ile musikisi ile tınısı ile sanattan geçecektir. Sanatın dilinden, sanatın güzelliğinden, güzelliğin sanatından hâsılı aşkın olan sanattan geçecektir. Sadettin ÖKTEN’in, “Aslında Sanat Var” kitabından aşkın olan sanata dair uzunca bir alıntı ile sonlandıralım. “Sanat eserinde görünen güzel ancak ve ancak cemal tecellisidir. Bu, kavramsal olmadığı için anlatılmaz, sadece hissedilir. Ruh ezelde cemal ile birlikteydi, sonra cemalden ayrılarak yeryüzüne indi. Yeryüzündeki hayatı cemale büyük bir özlem ve iştiyak içinde geçmektedir. Allah kulunun bu derin ve coşkulu arzusunu ve ihtiyacını, güzelin aşikâr ve mestur (gizli) tecellileri ile lütuf ve inayet göstererek yerine getiriyor… Sanatkâr soyuta yaklaştıkça Hakkın her an vaki olan (meydana gelen) cemal tecellileriyle tanışmaya başlar. Bu tecelliler ona o vakte kadar hissetmediği heyecan ve ürperişleri tattırır... Cemal tecellilerine mazhar olan sanatkâr bazı kereler "Burada kal, dünyaya dönme." emriyle olduğu yerde kalır…Cemal tecellilerine mazhar olan sanatkâr için artık söz ve varlık olarak "ben yoktur. Sadece "O" vardır. Bu yüzden İslâm sanatkârı derin manasıyla kul olduğunun bilincindedir. Tanrı ile yarışmaya asla kalkışmaz…”