ZENGİNLİK...

Geçen günlerin birinde kızımın dershaneden çıkmasını bekliyordum. Dershanenin bekleme salonu caddeyi tam ve net gören bir pozisyonda olduğundan oturduğum yerden caddeden geçenleri ve dershaneye girenleri çok rahatlıkla görebiliyordum. Derken markası “A” ile başlayıp “İ” ile biten oldukça lüks bir otomobil durdu. Orta yaşlı bir adam indi. Arabasının kapılarını gayet havalı bir tarzda “kumanda” ile kilitleyip dershane binasından içeri girdi. Adam, bekleme salonunda bana yakın bir misafir koltuğuna oturdu. Ekonomik olarak oldukça varlıklı olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildi. Giydiği giysiler, ayakkabıları da “pahalı” markaların işaretlerini taşıdıkları net bir şekilde görülüyordu. Elinde, üzerinde “ısırılmış bir elma” amblemi olan bir cep telefonunun en ileri rakamlısı vardı. Bir süre sonra içeri giren başka bir zat, onu tanımış olmalı ki tebessüm ederek ona doğru geldi ve yanına oturdu. Muhabbet etmeye başladılar. Havadan sudan konuşuyorlardı. Biraz da yüksek sesle konuştukları için konuşulanları net bir şekilde duyabiliyordum. Bir ara iş hayatından konuşmaya başladılar. İşlerin çok kötü olduğundan ve “para kazanamamaktan” yakınıp durmaya başladılar. Bizimkisi biraz daha ileri gidip: “Allah seni inandırsın çoğu günler dükkânı siftah etmeden kapatıyoruz. Yani berbat bir haldeyiz. Ne alan var ne satan var. Mahvolmuşuz.”dedi. Neredeyse cebimdeki paramın en az yarısını çıkarıp verme ihtiyacı dahi hissedecektim. O an adama sadece acıdım. Bir yandan da kendi halime şükretmeye başladım. İçimden “Allah’ım bana verdiğin bütün nimetler için sana ne kadar şükretsem azdır.” diye defalarca geçirdim. Tam bu esnada daha önce çalıştığım bir okulda temizlik görevlisi olarak çalışmış ve yakından tanıdığım bir adam geldi. Beni görünce yanıma gelip selam verdi. Hal ve hatırını sorduktan sonra nerede olduğunu ve ne işle meşgul olduğunu sordum. “Bu dershanede hizmetli olarak çalışıyorum.” dedi. Müsaade isteyerek gitti ve biraz sonra elinde bir çay ile geri geldi. Bana ikram etmek üzere çay getirmişti. Çok mutlu olmuştum. Ben çayımı içerken o da yanımdaki sandalyeye oturdu ve sohbet ettik. Bir ara çocuklarını sordum. “Çok şükür hepsi iyidir, okula gidiyorlar. Bir sıkıntıları yok” dedi. “Burada da asgari ücret ile mi çalışıyorsun?” diye sordum. “Evet”, anlamında başını salladıktan sonra: “Hocam, Allah’ın verdiğine ne kadar şükretsem azdır. Pırlanta gibi üç çocuğum var. Çok mutlu bir hayatım var. Aç değilim; açıkta değilim. Aldığım para ile pek ala geçiniyorum. Evet biraz zor oluyor ama, Allah bize sağlık sıhhat vermiş. İnşallah bozmaz. Çevremde, ailemde bir sürü insan tanıyorum parası çok ama huzur yok hocam. Neye yarar ki? Allah’a şükürler olsun. Zaten Rabbimiz demiyor mu hocam ‘Şükrederseniz çoğaltırım, etmezseniz elinizden alır, şükredene veririm. Şükürsüze de azabım şiddetli olur.’ diye. Biz aciz kullarız hocam." dedi. Adamın söylediklerini birkaç sandalye ötede oturan ve az önce hayatından sürekli şikâyetçi olan “zengin” görünümlü adam da duymuş olmalı ki, bizim oturduğumuz tarafa bir süre baktıktan sonra daha fazla dayanamayıp belki de utanıp kalkıp gitti. Gerçek zenginliğin para pul gibi maddi değerlerle değil, gerçek iman ile mümkün olduğunu daha iyi anlamıştım. Bu konuda Bediüzzaman hazretlerinin şu tespiti de çok önemlidir diye düşünüyorum: “Evet, bu hayatın gayesi ve neticesi hayat-ı ebediye olduğu gibi, bir meyvesi de, hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyîye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki, bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibadet ise, hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinatın gayesidir. Ve bundan anla ki, bu hayatın gayesini “rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârâne nimetlenmektir.” diyenler, gayet çirkin bir cehaletle, münkirâne,(inkar edercesine) belki de kâfirâne,(kafirlere yakışır şekilde) bu pek çok kıymettar olan hayat nimetini ve şuur hediyesini ve akıl ihsanını istihfaf (küçük görmek) ve tahkir (aşağılamak) edip dehşetli bir küfran-ı nimet (nimete nankörlük) ederler.(Lem’alar,OtuzuncuLem’a, Beşinci Nükte) Afiyetle kalın