FELAKET KAPİTALİZMİ VE ŞOK UYGULAMALAR - 6

Hep aynı yerden ısırılmamak, hep aynı tuzağa düşmemek için hep devam edegelen sistematiği çözmek ve ona göre konumlanmaktan başka bir çare var mı? Dünü iyi tahlil etmeden, şimdiyi doğru tahlil etme ve yarını kurma imkanı olabilir mi? Şimdi yaşananların ne olduğunu ve yarının neler getireceğini görmek ve rahat davranmamakta yarar var. Rahat davranmamak ne demek? Doğru tespitler yapmak ve küresel çarkı fark etmek ve en önemlisi küresel çarkın neresinde olduğumuzu bilip ona göre davranmak, ona göre yaşamak. Yazı dizimize aktarımlarla devam edelim. "Sanki ülkeler piyasanın açık denizlerinde savrulan gemilermiş gibi, IMF'in "istikrar Programları" diye adlandırdığı programlar ile istikrara kavuşturulurlar. (Gerçi şimdiye kadar bu hiç gerçekleşmemiştir.) Fakat bu yeni istikrar milyonlarca insanın (kamudaki memurlar, işçiler, küçük esnaf, küçük çiftçi, sendikacılar) gemiden atılması ile sağlanır. "İstikrara ermenin" korkunç yüzü büyük çoğunluğun asla tekrar gemiye binememesi demektir." Naomi Klein, Şok Doktrini, s:388 Corona büyüsünün/numarasının bulutları dağıldığında birçok kişi dönecek bir işinin ortada kalmadığını fark edecek, diyor sanırım. (AHÇ) ..….. Asya Kaplanları ve Fuhşa sürüklenen çocuklar. İşlerin terse dönmesinden bir kaç hafta önce bu ülkeler ekonomik sağlık ve dinamizm timsali olarak gösteriliyorlardı. Gözlenebilir hiç bir değişiklik yoktu. Doğal bir afet veya savaş yaşamadılar. Bütçe açıkları vermiyorlardı. Spor ayakkabısından otomobile her şeyi üretiyorlardı. Aynı anda bütün bankalar verdikleri kredilerin geri ödenmesini istemeye başladılar. Elektronik sürü bir anda her yerden çekildi. Tayland, Filipinler, Endonezya, Malezya, Güney Kore ardı ardına patladı. Clinton yönetimi Wall Street'in verdiği sinyali hemen aldı ve Asya Kaplanlarının batışının engellenmeyeceği haberini Asya Pasifik İşbirliği Zirvesinde ilan etti. Tayland, Güney Kore, Filipinler ve Endonezya masaya hep birlikte oturdular. Karşılarında IMF adına Rusya'yı perişan eden adam Stanley Fischer vardı. Chicago Boys devredeydi. Tüm dünyada olduğu gibi Ekonomi canlandığında faydalanan zenginlerdi, Kriz patlayınca bedeli fakirlerin üzerine yüklendi. Tayland, Bankalarını yabancılara satmayı kabul etti. Endonezya, bir kaç ay direndi. Normalde basına açıklama yapması yasak olan IMF yetkilisinin The Washington Post'a verdiği röportajda Endonezya'yı tehdit ettiğinin ertesi günü Endonezya parası dibe vurdu ve Suharto ekonomiyi Berkeley Mafyasına teslim etmeye, fakirlere yaptığı gıda yardımlarını kesmeye, işçileri işten çıkarmaya karar verdi. ABD Merkez Başkanı Alan Greespan krizi "bugün sahip olduğumuz piyasa sistemi tarzıyla ilgili bir konsensüs yönünde çok dramatik bir olay" diye değerlendiriyordu. Konsensüs derken kastettiği; dünyayı sömüren kapitalist şebekelerin hakimiyetinden başka bir modele izin verilmeyeceğiydi. Güneydoğu Asya'nın on yıllar boyunca biriktirdiği 600 milyar dolar sadece 1 yıl içinde yok oldu. (Sömürgeci şirketlere geçti-AHÇ) Orta sınıf eridi. 20 milyondan fazla Asyalı sefalet çizgisinin altına düştü. Sefalete çare bulamayan Filipinler ve Güney Kore'nin kırsal kesiminde yaşayan aileler kızlarını Avustralya, Avrupa ve Kuzey Amerika'daki seks piyasasının tacirlerine satmaya başladılar. ABD Dış İşleri Bakanı MAdeleine Albrigt 1999'da Tayland'ı ziyaret ettiğinde son bir kaç senedir kendini katlayan çocuk fahişeler konusunda TAyland halkını fırçaladı; "Kız çocuklarının sömürülmemesi, fuhşa zorlanmaması, AIDS'le yüz yüze bırakılmaması temel insani görevdir" diyordu. Albright, Tayland'lı kızların seks ticaretine zorlanması ile bu ülkelere zorla uygulatılan ekonomik programlar arasında hiç bir ilişki göremiyordu. Hem onları sefalete sürüklüyor hem bu sefaletten dolayı onları aşağılıyordu. Naomi Klein, Şok Doktrini'nden derlenmiştir. Filistin İsrail'in en ciddi mahkumiyeti, ekonomisinin Gazze ve Batı Şeria'daki Filistinlilere olan mecburiyeti idi. Ekonomisinin onların emeği olmadan ayakta kalması mümkün değildi.Filistinli çiftçiler ürünlerinin yüklü olduğu kamyonları İsrail'in içlerine doğru sürerken, Gazze ve Batı Şeri'dan her gün 150.000 insan evlerini terk edip çöpçü, inşaat işçisi gibi emek yoğun alt tabaka işlerinde çalışmak için İsrail'e geçiyordu. Filistinliler mallarını İsrail'e satıp, buldukları işlerde çalışırken hem karınlarını doyuruyor hem de İsrail ekonomisine durdurma tehdidini ellerinde tutuyorlardı. Her kriz İsrail'de tüm hayatı ve ekonomiyi felç ediyordu. Gazze ve Batı Şeria'nın işgali, Arap Devletlerinin boykotu İsrail'in ekonomik geleceğini yeyip bitiriyordu. İsrailli şirketler savaş nedeniyle sürekli boykotlara uğruyor, bölgesel çekişmenin içinde sıkışıp kalıyorlardı. Savaş bitirilmeliydi. Dönemin Dış işleri bakanı Şimon Peres, Barışın artık kaçınılmaz seçenek olduğunu söylüyordu. Ancak özel bir barıştı bu; "Biz bayraklar barışının değil, piyasalar barışının peşindeyiz" diyordu. Bundan bir kaç ay sonra İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin ve FKÖ lideri Yaser Arafat Oslo Anlaşması için Beyaz Saray'ın bahçesinde el sıkıştılar. Bu üç kişi 1994 Nobel Barış Ödülü'nü paylaştılar ve her şey ondan sonra korkunç derecede kötüye gitti. Talihsiz bir rastlantı ile Oslo süreci Chicago Okulu'nun Rusya'yı patlatması ile aynı zamana rastladı. Çöken Rusya ekonomisinin yarattığı felaketten kaçan 1 milyon insan İsrail'e geldi. Pek çoğunun "Yahudi oldukları" şüpheliydi. Ancak içlerinde İsrail'in 80 yılda yetiştirdiği bilim adamlarından daha iyi eğitim almışlar vardı. Artık İsrail'in ekonomisinin işlemek için Filistinlilere de OSlo Barış Sürecine de ihtiyacı yoktu. Her tarafta duvarlar örülmeye başlandı. Filistinlileri tamamen tecrit etmek için kurulan beton duvarlar ağı su kaynaklarını ve büyük yerleşim yerlerini de İsrail topraklarının içine katıyordu. İşçiler işlerine gidemiyor, çiftçiler ve tacirler mallarını satamıyor hatta tarlalarına iş yerlerine ulaşamıyorlardı. İşsizlik bir anda %66'lara çıktı. GSMH %70 küçüldü. Bu arada sonradan Başbakan olacak olan dönemin Maliye Bakanı Benyamin Netanyahu ile İsrail'in yeni Merkez Bankası başkanı Stanley Fisher'in birlikteliği, Likud partisi ile Chicago Boys'un evliliğini de ilan ediyordu. Bu evlilikten bütün dünyaya satılacak sanal medya takip sistemlerinden, kamera sistemlerine kadar yapay zekaya dayalı bir güvenlik sektörü doğdu. Müşterileri arasına ABD Savunma BAkanlığı, New York Polis Departmanı,Montreal Metrosu, Washington Hava Alanı, Los Angelos, Colombia şehir Belediyeleri, Kanada Federal Polis Teşkilatı, Exxon mObil, Shell, Texaco, Levi's, Sony, Citigroup, Pizza Hut, Boeing hatta Buckingham Saray Sarayı vardı. Giderek daha fazla ülke aralarına İsrail tipi duvarlar kurarak, duvarların arkasına geçmeye başladılar. Hindistan Keşmir, Suudi Arabistan Irak, Afganistan Pakistan, ABD Meksika (Türkiye Suriye/Türkiye İRAn -AHÇ ) arasında kurulan teknoloji ürünü güvenlik engelleri, felaket Piyasasının yeni "pazarlama" ürünlerinin piyasa bulduğuna işaret etmekteydi. Ancak Felaket Kapitalizmi İsrail'in kendi halkını da istisna etmiyordu. Sosyal desteklerin kesilmesi İsrail'in daha önce hiç karşılaşmadığı türden bir eşitsizlik salgını var etti. 2007'de yoksulluk içinde yaşayan çocukların sayısı %8'den %35,2'ye çıktı. 2006 yılında İran-Hizbullah Savaşı İsrail'in hezimeti ile neticelenmiş olsa da kazanan felaket kapitalizmiydi. O nedenle savaş sürerken Tel Aviv Borsası yükselmişti. Aynı İspanya ve İngiltere'deki metro bombalamalarından sonra borsaların yükselmesi gibi. İsrail Ticaret Odaları Federasyonu Başkanı Gillerman "Müslümanların hepsinin terörist olduğunu söylemek doğru olmayabilir, ancak gerçek olan bir şey var ki, teröristlerin hepsinin Müslüman olduğudur. Dolayısı ile bu savaş sadece İsrail'in değil bütün dünyanın savaşıdır" diyerek bütün dünyayı güvenlik tedbirleri almaya çağırıyordu. İsrail'in önde gelen bankerlerinden Len Rosen, Fortune Dergisine, "Güvenlik Barıştan daha önemlidir" derken "dünyayı korkutmanın" dünyaya İsrail Güvenlik Teknolojisi satmanın en iyi yolu olduğunu bilmediğini düşünmek mümkün değildi. İsrail uç bir örnektir. Ancak felaket Kapitalizmi düşük yoğunluklu korkutma ve yıkım koşulları ile devam etmektedir. İnsanların biyometrik kimliklerle birbirlerinden ayrıldıkları, aşağı tabakalardan soyutlanmış yüce insanların yaşadıkları şehir devletlere doğru gidiyoruz. İsrail'in bir istisna olarak dışlanması değil, İsrail'in dünyaya yayılmasıdır söz konusu olan. Yalnız bunun geçmişten farkı şu: Eskiden Soylular kendilerini güvenlikli kalelere hapsederlerdi: Şimdi fakirleri kalelere doldurup kendileri dışarıda kalacakları bir sistem geliştiriyorlar. Naomi Klein, Şok Doktrininden derlenmiştir. LÜBNAN, Solidere İsrail, 2006'da Lübnan'ın yollarına, köprülerine, hava alanlarına şehirlerine yaptığı saldırılarla kabaca 9 milyar dolarlık bir yıkım yaratmıştı. Bu esnada Lübnan'da ekonomik hayat neredeyse tamamen durmuştu. Prefabrik evlerden, tıbbi ürünlere hatta süt işleyen mandıralara kadar 140 civarında işletme İsrail Bombaları ve füzelerce vurulmuştu. Savaştan önce de büyük bir borç yükü altında olan Lübnan'a, Paris'te Ocak 2007'de 30 ülke adına dayatılan ŞOK Terapisine yani telefon, su, elektrik şirketlerinin özelleştirilmesine, Petrol fiyatlarındaki artışa, vergi limitlerinin yükseltilmesine, fakirlere yapılan desteklerin kısılmasına, insanların işsizleştirilmesine direnebilme şansı görünmüyordu. Klasik bir Barış cezalandırmasıydı bu. Diğer taraftan aynı tarihlerde New York Borsası, İsrail'de yatırım yapmak için özel bir konferansa ev sahipliği yaptı. Konferansa çoğu, "Ülke güvenliği" konusunda çalışan 200'den fazla İsrail'li firma katıldı. Lübnan halkı molozları kaldırmaya çalışırken İsrail ekonomisi neredeyse hiç etkilenmeden hatta gelişerek savaştan çıkmıştı. Batı'nın desteklediği Fuat Sinyora öne sürülen koşulları pek de tereddüt etmeden kabul etti: "Özelleştirmeyi Lübnan icat etmedi ya" diyordu. Sinyora hemen ardından Telefonun satışı için ABD Başkanı BUSH'un bağlantılı şirketi Booz Allen Hamilton ile anlaşma imzaladı. Ancak içlerinde Hizbullah'ın da olduğu sendikalar ve partiler bir koalisyon kurarak insanların daha fazla fakirleştirecek, ülkenin kıt kaynaklarını dışarıya transfer edecek "yeniden yapılandırma" ismi verilen bu anlaşmaya büyük gösteriler düzenleyerek karşı çıktılar. Sinyora kredi kuruluşlarına (Tefecilere-AHÇ) teminatlar verirken Lübnan'da yollara kurulan barikatlar, grevler ve oturma eylemleri ile hayat durma noktasına gelmişti. New Day'in Ortadoğu büro şefi Muhammed Bazzi "Şehir merkezlerine yığılan bu insanları harekete geçiren unsur ne İran, ne Suriye, ne Şiilik ne de sünnilik; on yıllardır Lübnanlıları bezdiren işsizlik, fakirlik, yoksulluktur. BU en alt tabaka işçilerin ayaklanması" diyordu. Gösteriler Solidere şirketinin bulunduğu meydanlarda yapılıyordu. Lübnan'ın bir önceki yıkımında Refik Harari "bana sahilden toprak verin, bu ülkeyi Ortadoğu'nun Singapuru" yapayım demişti. Harari neredeyse mevcut tüm yapıları buldozerle yıkarak şehri bir "boş levha" ya çevirmişti (Yazar, insanların hafızalarının silinmesi gibi şehrin hafızasının silinmesine atıf yapıyor.-AHÇ) Şirketi Solidere, eski çarşıların yerine marinalar, lüks döşenmiş çarşılar, bin bir çeşit lüks malın satıldığı alışveriş merkezleri yaptı. Ancak merkezin hemen yanındaki mahallelerde elektrikten, kanalizasyona, toplu taşmaya kadar her şey ihmal edilmişti. 15-20 sene sonra bile binalardaki kurşun delikleri yerlerinde duruyordu. Buralarda yaşayanlar Solidere'in kuşattığı alana girdiklerinde Solidere'in güvenlik elemanlarınca görüntüyü kirlettikleri için kovuluyorlardı. Raida Hatoum, "Askerler yeniden yapılandırma işine giriştiklerinde, savaşın sona ermesi ve sokakların yeniden inşa edilmesi nedeniyle çok mutlu olmuştuk. Zamanla farkına vardık ki, sakaklar satılmış, özel mülkiyete geçmişti. Artık çok geçti. Para borç alınmıştı ve bu borcu daha sonra bizim ödeyeceğimizi bilmiyorduk" diyordu. Felaket Kapitalizminin her zaman ki sonucu olarak, Fatura toplumun hali en kötü olan kesiminin üzerine yıkılmıştı. Hizbullah kontrolündeki komiteler evleri hasar görmüş herkesi ziyaret edip, İran'ın desteği ile kira dahil 12.000 USd yardımda bulunuyorlardı. Bu ABD'deki Katrina kasırgasından sonra FEMA'nın New Orleans halkına yaptığı yardımdan 6 kat fazlaydı. Hasan Nasrallah'ın TV'den yaptığı "Kimsenin sadaka kuyruğuna, alacağımız üç beş kuruş için girmeyeceğiz" kelimeleri halka çok hoş bir müzik sesi gibi geliyordu. Parayı Lüks Oteller, AVM'ler, Olimpik yüzme havuzları yerine sıradan insanların ihtiyaçlarına harcamışlardı. Üstelik Hizbullah filtre kullanmıyordu: Hristiyan, Yahudi, Laik Sünni ya da Şii. İnsanlar Hizbullah'tan memnun kalmışlarsa bunun sebebi alternatifini görmeleriydi: Emperyal destekli Refik Harari'nin Solidere'i. Naomi Klein, Şok Doktrini:s:657 Rabbim, tüm mazlum milletlere, küresel haydutların plan ve uygulamalarına karşı basiret ve bilinçli bir mukavemet ihsan etsin.