TEK İSLAM YOK, İSLAMLAR VAR

Anlam dünyası-sanıldığının tam aksine- net, şeffaf ve berrakdeğil, olabildiğince mat, kesif ve gölgeli bir manzara arz etmekte. Hakikat,ona bakan göz sayısınca renk ve hüviyet değiştirebiliyor. Onun yegane, bir vetek olduğuna dair vurgulu söylemler, romantik bir duygu feveranı dışındaherhangi bir kanaat hâsıl etmiyor içinde insanın. Dünya ve içindekiler, konumlandığınız yer itibariyle bazen ak,bazen kara, bazen de mat bir görünüm alabiliyor. Her düşünce ve inanç kendikonumunu veya zeminini tahkim etmek adına karşıtını yaratır ve onun düşmanlığınınşiddeti üzerinden kendi paradigmasının haklılığını ispat etmeye çalışır.Muhalifler ne kadar güçlü ise kendisi o kadar haklı, düşman ne kadar pervasızise, kendileri o kadar cengaver. Yani kısacası bütün düşünceler ve inançlar,her şeyden evvel kendi câhiliyesini inşa ederler. Meseleye mutlak’ın perspektifi ile baktığınız zaman dünyamüsamahasız, hoşgörüsüz, birbiriyle kaynaşması imkansız siyah ve beyazşeklinde, kesin, keskin iki ana kutba bölünür: Biz ve ötekiler. Bizsonsuz haklı, ötekiler sonsuz haksız; biz sonsuz güzel, ötekiler sonsuz çirkin;biz sonsuz hak, ötekiler sonsuz batıl; biz sonsuz insan, ötekiler sınırsızbarbar. İslamiyet ve aydınlanma sonsuz aydınlık, ondan öncekiler olanAraptoplumu ve ortaçağ sonsuz karanlık. Dünya ve içindekileri böylesi “te’lifi kabil olmayan”katı bir okumaya tabi tutmak ne kadar İslami, daha doğrusu ne kadar insani? Evet,İslam öncesi Arap toplumu bir bakıma karanlık ancak bu karanlık Hassan BinSabit, Varaka Bin Nevfel ve Naciye gibi aydınlık bazıdehaların zuhur etmesine engel olmamış. Keza ortaçağ bir bakıma karanlık ancakinsanlık semasının gözde yıldızlarından biri olan Dante’nin yetişmesindeev sahipliği yapmış. Aynı şekilde İslamiyetmahzaaydınlık fakat Zeyid, Velid ve Haccac gibi “insan bozması canavarlar”ın hayatsürmesine ve üstelik yönetici olmasına engel olamamış.Rönesans insanlık tarihinde bir milat fakat Dantongibi binlerce namuslu kelleninkatili olan giyotinin de en ziyadefââl olduğu bir devir. Meseleye Batılı zihnin baktığı yerden yaklaşırsanız günümüzmodern dünyasında en büyük tehdit İslam’dır, bütün fanatik, fundamentalist, radikaloluşumların mayasında o vardır. Her 11 Eylül’ün kutlama yıldönümlerinde Kur’an yakılmalarına sıkçarastlanılmasının altında bu algı egemendir. Sonuç olarak her inanç, karşıtı üzerindenkendisine bir meşruiyet, bir beslenme, bir yasal dayanak bulma çabası içinde.İnanç keskinliği sadece bu dünya ile sınırlı kalmaz âhireti de içine alır, gaybialanlarda bile net bir ayrıştırmaya gider. Mesela cennet denilen ilahi lütuf her din mensubu için ayrıbir anlam ifade ediyor. Yahudilere göre, kendi ırklarından olmayan hiç kimseburaya giremez, Hıristiyanlara göre cennet sadece Hıristiyanların barınabileceğibir yer, hatta Dante, ilahiKomedya’sında İslam peygamberini cehennemin en alt tabakasınayollamakta bir sakınca görmez.Biz Müslümanlara göre ise, hâlis Müslümanlardışında hiç kimse bırakın oraya girmeyi oranın kokusunu bile alamayacak. Bir tek İslam yok, İslamlar var. Bir tek Hıristiyanlık yok,Hıristiyanlıklar var. Bir tek Yahudilik yok, Yahudilikler var. Biraz dahahususiye inelim, bir tek mezhep yok, mezhepler var. Bir tek meslek yok,meslekler var. Bir tek meşrep yok,meşrepler var. Hulasa bir tek doğru yok, doğrular var.Bukadar reel ayrışmalar içinde sahici bir birleşmeye doğru adım attığını söylemekne kadar gerçekçi? İnsanlığın en büyük kafaları bile bu kabil ayrıştırmalardankurtaramamış kendilerini:Dante, Tolstoy, Dostoyevski, Mevlana, İkbal… Bütün bunları paranteze alarak “herkesi kucaklıyorum” söylemiyle yola çıkıp kendini aldatmanınveya kandırmanın hiçbir manası yok. Sonsuz merhamet sahibi olan Allah/Tanrıbile herkesi memnun edemiyor. Şu an yeryüzünde yaklaşık yedi milyar insan yaşamsürüyor, ortalama bir hesapla bunların bir buçuk milyarı Müslüman gerisi küffar,yani sonsuz azabı hak etmiş zavallılar. Tam beş buçuk milyar insan, biziminancı paylaşmadığı için, hepsi “necis” (pislik) ve “BelhumAdal” hayvandan aşağı bir konumda. BütünMüslümanlar -entelektüeller gizli, avam açıkça- bu gerçeği tereddütsüz kabulediyor. Ama insan şunu düşünmeden edemiyor: tamam bunlar birerpislik, hayvandan bile aşağı ama nasıl oluyor da bu derece alçak olan buyaratıklar bilgisayarı, interneti, televizyonu, sinemayı, tiyatroyu, romanı,komedyayı, trajedyayı, dramayı, arkeolojiyi, filolojiyi, antropolojiyi,sosyolojiyi, psikolojiyi, eğitim bilimlerini, radyoyu, telefonu, otomobili,elektriği, ampulü, uzay mekiğini, müzeyi, müzeciliği, hürriyeti, eşitliği,adaleti, demokrasiyi, insan haklarını, hayvan haklarını, engelli haklarını,parlamenter sistemi… buluyor ve bunları kendi tekeline almayarak bütüninsanlığın istifadesine sunuyor? Sahi bu alçaklar -bir zamanlar zeki bir romancımızın dediğigibi- bize verdiklerini bir gün geri almak isteseler, bize ne kalır birkaçvirane ve kâşane mesken dışında?Dahası bu denli “necis” bir kafadan bu kadar güzel, lüzumlu, faydalı ve dahivazgeçilmez şeylerin sadır olması hiç makul gibi görünmüyor. Çünkü cari olankural gereğince, necis olan bir şeyden ancak necaset çıkar; nezih olan birşeyden ise ancak nezahet çıkar. Burada ise durum tam tersinedir. Kısacası hiçkimse, hiçbir şeyi tam olarak anlamıyor, anlar gibi görünüyor sadece. En güzelianlamadığını dürüstçe itiraf etmek galiba.