Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla (zikirle) huzura kavuşanlardır. Biliniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla (zikir etmekle) huzur bulur. (Ra’d/28)  

                                    Kalb şöyle tarifinibulur kısaca: “Arapçada sadr, fuad, lubb, nuha; Türkçe de gönül, yürek, dil gibi kelimelerle ifade ettiğimiz kalp, irfan geleneğimizde insanoğlunun dini, manevi, ilmi, fikri, hissi, ahlaki ve vicdani hayatının merkezinde yer alır. Kalp, insanoğlunun batini ve deruni idraklerinin tamamını ihata eden ilhamlar, anlamlar ve semboller kaynağıdır. Varlığı maddeden, hayatı dünyadan, insanı bedenden ibaret zannetmek ne kadar eksik, ne kadar yanlış bir düşünce ise kalbi de sadece vücutta kan dolaşımını sağlayan bir organ olarak tanımlamak o kadar eksik, o kadar yanlış olur.” (Prof. M. Görmez. Kalbin Erbaini sh:9) diye çok ince ve hassas bir noktaya dikkatlerimiz çekilmektedir…

                                  Evet, İnsan bedenini veya vücudunu bir saraya benzettiğimizde, her sarayın koruma ve güvenlik güçlerinin olduğu gibi; insanın vücut sarayının da kendine özgü korumaları ve güvenlik güçleri vardır… İrfan ve hikmet geleneğimizde, insanı inşa etmek için gönderilen tüm Resuller, Nebiler (hepsine selam olsun) ve onların kutlu yolundan giden ne kadar Eren ve hak yolunun dervişleri varsa; hepsinin öncelikli olarak hitap ettikleri yer, insanın kalbi, gönlü, dıl’ı veya haremi vücudunun merkezi olan kalbi olmuştur… Çünkü kalbin kazanılması, bedenin kazanılmasını beraberinde getireceğini bildiklerinden dolayı; ilahi usul gereğince, “sarayın fethine”ilk olarak daima, gönülden başlamakla ele almışlardır..

                                  Çünkü kalp ve gönül irşad olup hakikate erdikten sonra, vücut sarayına, isteyen her masiva’ nın, ma’siyet’ in, günahın,nisyanın ve isyanın girmesi zorlaşır. Zorlaşır da ne demek, dışarda vücut sarayının bekçiliğini yapan güvenlik güçleri; bu gibi haramileri saraya bile yaklaştırmazlar… Bu güvenlik görevlileri, insanın ıslah olmuş olan elleri, ayakları, gözleri ve İmanın emrinde olan tüm azalarıdır… İman sayesinde, fıkh-ı zahirden fıkh-ı batına doğru yol alan imanlı gönüller; hakikat pınarından ab-ı hayat içercesine, irfan ve hikmetle yoğrulduktan sonra,aşkı ilahi ile neşv-u nema bulup, kendilerinden geçip sermest olurlar…

                                  İnsanın vücudunda bir et parçası vardır, o düzelirse tümazalar düzelir; o fesada giderse tüm azalar fesada gider,” dikkat edin işte o kalptir.” nebevi buyruğun; “Kalp, gönül ve “sadr” diye tarif olunan, aklın ve imanın merkezine dikkatlerimiz çekilmektedir… Kalp temizlenmediği müddetçe, diğer azaların hizaya gelmesi öyle zorlaşır ki, ihtimal dışı kalır… Aslında ne kalp ne de başka azalar asla, yalan söylemezler. Çünkü insanın kalbindeki tüm iç tasavvurlar; aynanınbir yansıması gibi dışa vurmakla,olup bitenlerden haber verirler…

                                  Nasıl mı? Alın yan yana birkaç tane testiyi, ve birine su, diğerlerini de farklı sıvılarla doldurun. Sonra bakın, testiler içindekilerinden farklı bir şey mi sızdıracak; yoksa bire bir içlerindekini mi? Su ile dolanın su, diğerlerinin de içlerindekini sızdırdıkları görülecektir. Neden? Çünkü Sarayın sultanı ne emir verirse askerleri de onu yerine getirirler… Yani, kalpte olan biten her ne varsa; onlar direk dışa yansırlar! Vücut sarayının sultanı olan kalbin, askerleriyle fesada gitmemesi için; insanın dünya imtihanında başarılı olmasından geçer. Lakin bu imtihan hem çok zor ve çileli; hem de bir o kadar kolay ve neşeli!

                                  Bu zorluk ve kolaylıklar, bedeni zinde tutan “ruhu” doğrudan etkileyen faktörlerdir. Ruh iyi, güzel ve erdemli hareketlerle mutmain olup neşeli olduğu gibi; kötülük, ma’siyet, günah ve şerli şeylerle de sıkılır, mutsuz olur. Ruhun mutlu veya mutsuz olması, doğrudan beden sarayının sultanı olankalbin; iman ikrar veyailhad ve inkârıyla doğrudan irtibatlıdır. Kalpte iman-i kâmil olduğu zaman, kalp merhametli, yufka, itaatkâr, halis muhlis ve mutmain olur; inkâr olduğunda ise kalp mutsuz, hırçın, merhametsiz ve katı olur… Allah muhafaza.

                                  Aslında insan kendi nefsinin doktorudur sözünü, yabana atmamak lazım. Hakikaten her bir insan, gönül dünyasının temiz veya kirli olduğuna aşinadır. Lakin, insanın kalp ve kalıbı nefis putunun, şeytanın ve egosunun iğvalarına yenik düştüğü zaman; kişi hatalarına karşı kör durumuna düşer. Durumu böyle hal alınca, insan yaptığı her yanlışı, doğru kabul etmeye başlar. Doğruları da yanlış algılar!... Böyle olunca da (Allah muhafaza), kul kulluğunu yitirir, trenin raydan çıktığı gibi yoldan çıkıp hedefinden sapar… Olmaması için, her bir insanın; nefislerinin kötülük telkin eden dürtülerine, vesveselerine, tuzak ve günah çağrılarına karşı; beden sarayının merkezi olan kalbini İman-ı sahihin zırhı, amel-i Salihin kalkanı ve takva kalesiyle muhafazaya almaları gerekmektedir… Aksi takdirde, beden sarayı yıkılırsa, sultan askerleriyle esir alınır… Kalp ve kalıplarımızın, aynı müstekim istikamette olmaları temennisiyle… 06 Aralık 2018.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.