Dünyada insanlar tarafından oluşturulan ve uygulanan adalet sistemleri vicdanları tatmin etmekten uzaktır. Ülkelere göre ayrıntıda az-çok değişiklikler görünse de, adaletin gerçekleşmediği, kamu vicdanını tatmin etmediği, hakkın yerini bulmadığı sonucunda birdirler.

Beşeri adalet uygulamalarıyla ilgili olarak hiç bir vicdan, "işte bu.. Hak yerini buldu." diyememektedir. Mazlumların mağduriyetleri giderilemediği gibi, suçlulara hakkettikleri caydırıcı cezalar verilememektedir. Aynı suçların tekrar etmesi, cezaevlerinin sürekli suçlu artışı karşısında ihtiyaca cevap verememesi, cezaların caydırıcı olmadığını, adalet sisteminde yanlışlar olduğunu açıkça göstermektedir. İlahi kaynağa dayanmayan sadece beşeri yasalarla gerçekleştirilen adalet sistemleri doğası gereği gerçek adaleti sağlayamaz, hak ve hukuka hakkıyla riayet edemez. İnsanlara uygulanacak yasaları yapan insanların kendileriyle bir şekilde bağı olanları kayıracakları muhakkaktır. Bu ise daha en başından adalet olamayacağının delili olmaktadır. Gerçek adalet olması için, yasaların insanı bütün özellikleriyle bilen insanüstü bir varlıktan yani Allah'tan gelmiş olması gerekir. Beşer ne kadar donanımlı olsa da fıtraten bağları olanlarla maddi manevi ilişkili olduklarıyla taraftır, kayırıcı özelliğe sahiptir, tarafsız olamıyor. Ayrıca, beşeri yasaları yapanlar insanı her yönüyle tanıyamıyor, düşünemiyor. Bu nedenle her kesime, her yönüyle eşit ölçüde hitap edemiyor.

Bir de en önemlisi, beşeri düzenlerde ahiret inancı yoktur, halk bazında ahiret inancı olsa da yasama ve yargıda bu inanç dikkate alınmaz. O nedenle suçlu katillere ölüm cezası düşünülmez. Ölen öldü, hayatta kalan suçlu da olsa yaşatılması için haklar tanınır. Yine o inanca göre ölüm yokluk olduğu için "maktul yok oldu, bari var olanı yok etmeyelim" felsefesi esas alınır. Oysa bu yaklaşımla suçlu korunmuş, çeşitli haklar kazandırılmış ama maktul ve onun mağdur ailesi cezalandırılmış olur. Bu ise insafsızlıktır, adalet değil zulümdür.

Beşerî adaletten tatmin olmayan vicdan, mutlaka gerçek adaletin olacağı bir mahkeme-i kübra’nın varlığını zorunlu olarak ister. Böylece fıtraten, vicdanen ahiretin varlığı, “Vermek istemeseydi ‘istemek’ vermezdi” fıtri kuralından anlaşılıyor. Beşeri adaletin gerçek adaleti icra edememesi, ahirette gerçek adaletin olacağına en büyük kanıt olmaktadır.

"Şeriatın kestiği parmak acımaz" sözü, ilahi düzen olan şeriata mahsustur, beşeri yargı için kullanılmamalıdır. Beşeri bir ceza olarak parmak kesilmesi, şeraitin el kesmesinden daha fazla acı verir. Beşer kararıyla parmak kesmek zulüm ve insafsızlık, ama ilahî ceza olarak el kesilmesi haktır, adalettir.

Bu konuyu daha iyi anlamaya faydası olur düşüncesiyle Bediüzzaman’ın anlattığı bir hikâyeyi ve açıklamasını istifadenize sunuyorum:

“Evet, millet-i İslâmiyenin sebeb-i saadeti yalnız ve yalnız hakaik-i İslâmiye ile olabilir. Ve hayat-ı içtimaîyesi ve saadet-i dünyevîyesi şeriat-ı İslâmiye ile olabilir. Yoksa adalet mahvolur. Emniyet zîr ü zeber olur. Ahlâksızlık, pis hasletler galebe eder. İş yalancıların, dalkavukların elinde kalır.

Size bu hakikati ispat edecek binler hüccetten bir küçük nümune olarak, bu hikâyeyi nazar-ı dikkatinize gösteriyorum: Bir zaman bir adam, bir sahrada, bedevîler içinde ehl-i hakikat bir zatın evine misafir olur. Bakıyor ki, onlar mallarının muhafazasına ehemmiyet vermiyorlar. Hatta ev sahibi, evinin köşesinde paraları oralarda açıkta bırakmış.

Misafir, hane sahibine dedi: “Hırsızlıktan korkmuyor musunuz, böyle malınızı köşeye atmışsınız?” Hane sahibi dedi: “Bizde hırsızlık olmaz.” Misafir dedi: “Biz paralarımızı kasalarımıza koyduğumuz ve kilitlediğimiz halde çok defalar hırsızlık oluyor.”

Hane sahibi demiş: “Biz emr-i İlâhî namına ve adalet-i şer’iye hesabına hırsızın elini kesiyoruz.”

Misafir dedi: “Öyleyse çoğunuzun bir eli olmamak lâzım gelir.” Hane sahibi dedi: “Ben elli yaşına girdim, bütün ömrümde bir tek el kesildiğini gördüm.”

Misafir taaccüp etti, dedi ki: “Memleketimizde her gün elli adamı hırsızlık ettikleri için hapse sokuyoruz. Sizin buradaki adaletinizin yüzde biri kadar tesiri olmuyor.”

Hane sahibi dedi:

“Siz büyük bir hakikatten ve acib ve kuvvetli bir sırdan gaflet etmişsiniz, terk etmişsiniz. Onun için adaletin hakikatini kaybediyorsunuz. Maslahat-ı beşeriye yerine adalet perdesi altında garazlar, zâlimâne ve tarafgirâne cereyanlar müdahale eder, hükümlerin tesirini kırar. O hakikatin sırrı budur: Bizde bir hırsız elini başkasının malına uzattığı dakikada hadd-i şer’înin icrasını tahattur eder. (Şer’î cezanın uygulamasını hatırlar) Arş-ı İlâhîden nâzil olan emir hatırına gelir. İmânın hassasıyla, kalbin kulağıyla, kelâm-ı ezelîden gelen ve hırsız elinin idamına hükmeden “Vessâriku vessârikatu fak’taû eydiyehuma: Hırsız erkeğin ve hırsız kadının elini kesin.” (Mâide, 38.) ayetini hissedip işitir gibi iman ve itikadı heyecana ve hissiyat-ı ulviyesi harekete gelir...

Ruhun etrafından, vicdanın derin yerlerinden, o sirkat meyelânına (hırsızlığa yönelme arzusu, eğilim) hücum gibi bir hâlet-i ruhiye hâsıl olur. Nefis ve hevesten gelen meyelân parçalanır, çekilir. Git gide, o meyelân bütün bütün kesilir. Çünkü yalnız vehim ve fikir değil, belki mânevî kuvveleri (akıl, kalb ve vicdan) birden o hisse, o hevese, hücum eder. Hadd-i şer’îyi tahattur ile ulvî zecr (alıkoyma, engelleme) ve vicdanî bir yasakçı o hissin karşısına çıkar, susturur. Evet, iman, kalbde, kafada daimî bir manevi yasakçı bıraktığından, fena meyelânlar histen, nefisten çıktıkça ‘yasaktır’ der, tard eder, kaçırır.

Evet, insanın fiilleri kalbin, hissin temayülâtından çıkar. O temayülât, ruhun ihtisasatından ve ihtiyacatından gelir. Ruh ise, iman nuru ile harekete gelir. Hayır ise yapar, şer ise kendini çekmeye çalışır. Daha kör hisler onu yanlış yola sevk edip mağlûp etmez.

“Elhasıl: Had ve ceza, emr-i İlâhî ve adalet-i Rabbaniye namına icra edildiği vakit, hem ruh, hem akıl, hem vicdan, hem insaniyetin mahiyetindeki lâtifeleri müteessir ve alâkadar olurlar. İşte bu mânâ içindir ki, elli senede bir ceza, sizin hergün müteaddit hapsinizden ziyade bize fayda veriyor. Sizin adalet namı altındaki cezalarınız, yalnız vehminizi müteessir eder. Çünkü biriniz hırsızlığa niyet ettiği vakit, millet, vatan maslahatı ve menfaati hesabına cezaya çarpılmak vehmi gelir. Yahut insanlar eğer bilseler ona fena nazarla bakarlar. Eğer aleyhinde tebeyyün etse, hükûmet de onu hapsetmek ihtimali hatırına geliyor. O vakit yalnız kuvve-i vâhimesi cüz’î bir teessür hisseder. Hâlbuki nefis ve hissinden çıkan—hususan ihtiyacı da varsa—kuvvetli bir meyelân galebe eder. Daha o fenalıktan vazgeçmek için o cezanız fayda vermiyor. Hem de emr-i İlâhî ile olmadığından, o cezalar da adalet değil. Abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi battal olur, bozulur. Demek, hakikî adalet ve tesirli ceza odur ki, Allah’ın emri namıyla olsun. Yoksa tesiri yüzden bire iner.

İşte bu cüz’î sirkat meselesine sair küllî ve şümullü ahkâm-ı İlâhiye kıyas edilsin. Ta anlaşılsın ki, saadet-i beşeriye dünyada adaletle olabilir. Adalet ise, doğrudan doğruya Kur’ân’ın gösterdiği yol ile olabilir.”

Hikâyenin hülâsası bitti.

Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlâhiye namına ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî ve mânevî kıyametler başlarına kopacak, anarşilere, Ye’cüc ve Me’cüclere teslim-i silâh edecekler diye kalbe ihtar edildi. (Hutbe-i Şamiye’nin Zeyli.)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Slm 4 ay önce

Şeriatı olduğu gibi uygulayan ülkeler insanlar yok.yani şeriate dayalı bir adalet sistemi ütopik midir