Hacer hemkendisiyle hem de hayatla barışık bir insandı. Bir yandan sevdiği ‘özgürlükçiçeğimsin’ şarkısını söylüyor. Diğer yandan kahvaltı sonrası birikmişbulaşıkları makineye yerleştiriyordu. Neşesi yerindeydi. Sofrayı her zamanbahçenin bir köşesine silkelerdi. Ekmek kırıntılarını kuşlar yesin, börtü böceknasiplensin diye. Kuşlarla birlikte az şarkı söylememişlerdi.

  Birsonbahar günüydü. Bunaltıcı bir hava hakimdi. Bahçelerinde bulunan ağaçlar hüzünlü sarı elbiselerini giymişlerdi. Birikindi vaktiydi. Hacer günün bu saatini çok seviyordu. Etrafı silip süpürmüş,bahçedeki yaşlı dut ağacının altındaki eski tahta sandalyelerinden birineoturmuştu. Ocağın üzerinde kısık ateşte demlemeye bıraktığı çayın kokusu etrafıkaplamıştı. Bahçe kapısında içeriye giren babasının elinde bir kağıt vardı.Güleç yüzlü babasını daima neşeli görmüştü. Babası hayata hep iyi tarafındanbakardı.

Hacer’in yanına gelen babası, yaşlı gözlerle durduk yere onasımsıkı sarıldı. Hacer onu yaşlı gözlerle daha önce hiç görmemişti. Durduk yeresarılmasına da anlam vermemişti. Babası hüzün ve sevincin birbirine karıştığıbir ses tonuyla ‘’Müjde kızım tayin yerin belli oldu. Uğurca köyü, biraz uzakama aracımız var şükür, sık sık ziyaretine geliriz. Hadi hayırlısı olsun’ dedi.Hacer uzun süredir beklediği bu haber karşısında mutlulukla hüzün karışımı birduygu yaşadı. Aslında babasında da aynı duygular vardı. Ailenin tek çocuğuydu.Onlardan hiç ayrılmamıştı. Üniversiteyi de memleketinde okumuştu. Bu aynızamanda bir ayrılık haberiydi.

  Hacer’iniçinde anlam veremediği tuhaf bir his vardı. Güneşli güzel bir gündü. Anne vebabasıyla tayininin çıktığı köye gelmişlerdi. Kısa bir süre yanında kalanailesine yol görünmüştü. Babası çalıştığı iş yerinden ancak bu kadar izinalabilmişti. Ailesi gittikten sonra içini büyük bir hüzün kaplamıştı. İlk defaonlardan ayrılıyordu. Hacer’i sevgi ve ilgi ile el bebek gül bebekbüyütmüşlerdi.

  Eylül ayıydı.Okulların açıldığı ikinci haftanın sonuydu. Ailesi onu ziyarete gelmişti.  Bir gece vakti babasıyla dışarı çıkmışlardı.Neredeyse ilk defa babasıyla yalnız yürüyorlardı. Babası bir şeyler söylemekistiyordu, fakat söylemekte çok zorlanıyordu. Sonunda söze başladı: ‘’ Nasılsöyleyeceğimi bilemiyorum ama söylemek zorundayım. Ölümlü dünya, ölmeden sanagerçeği söylemek boynumuzun borcu.’’ Konuşmakta zorlanıyordu. Yutkunarak tekrarsöze devam etti: ’’Bizim çocuğumuz olmuyordu. Bizde Çocuk Esirgeme Kurumu’nabaşvurduk. Seni aldığımızda henüz üç aylıktın. Yuvamıza sevinç ve neşe kattın,hayatımıza renk kattın. Sen bizim her şeyimizsin gözümüzün nurusun’’ diyerekona sımsıkı sarılmıştı. Hacer neye uğradığını şaşırmış, adeta yerinde taşkesilmişti.  Aylarca bu şoku üzerindenatamamıştı.

  Hacer ellerinibaşının altında kenetlemiş, sırt üstü uzandığı yatağından geçmişe dalıpdüşünürken, içi burkuldu. Yatağından kalkıp odasında düzensiz birkaç tur yaptı.Bedenini bir sıcaklık bastı. Pencereyi açtı. Hava serindi. Pencereyi kapattı,ince tül perdesini çekti, gidip kanepeye oturdu. Kaldığı odanın penceresininbahçeye bakması, içini serinletiyordu. Köyün anayol girişi hemen karşısındaydı.Ayrıca köyün evlerinin bir kısmını görüyordu. Her sabah okula gitmedenpencerenin perdesini açar, bir yandan kahvaltısını yaparken diğer taraftan datam karşısında durup üst üste korna çalan köy postasının yanına elindeki süt,yoğurt, peynir ve yumurtalarıyla alel acele adımlarla gelen kadınlara bakar; bukadınların her sabah düzenli bir şekilde, ürünlerini satması için köy postasınınyanına gelmelerini keyifle izlerdi. Sabahları bu vakitlerde annelerininarkasında ağlayan çocuk sesleriyle, sürüye bırakılan koyun sesleri birbirinekarışırdı.

  Önceki günokul çıkışında, sokağın başında o kadını görmüştü. İçinde fırtınalar kopmayabaşlamıştı. Okula her gidişinde, sokağın başındaki evin kapı eşiğinde oturup,yün kazakları sökerken, kendisini gözden kaybolana kadar gözlüyordu. Kimdi bukadın. O kadını gördüğünden beri uyku tutmuyordu gözleri. İçini tuhaf bir hiskaplamıştı. Kendisini yapayalnız hissediyordu.

  Kendisinikanepenin üzerine bıraktı. Geçmişe daldı. Uzun bir zaman önce rüyasında gördüğüo kadının korkunç iniltilerini, ağıtlarını, canlandırdı gözünde. Yıkıldıyıkılacak olan evin giriş kapısının eşiğinde, yere çömelmiş dirseklerinidizlerine dayamış, başı elleri arasında, yaşlı gözlerle bakıyordu kendisine.Yaşlı kadının iki dudağı arasında sadece bir cümle dökülmüştü.  ‘Meryem, kızım’ demişti. Hacer rüyadan sonraderin bir iç çekmiş ve bu rüyasını hiç kimseye söylememişti. Ne garip bir rüyademişti kendi kendisine. Daha önce hiç tanımadığı, görmediği, gözlerindekorkunç bir isyan olan bu kadın kimdi. Neden sürekli birilerine küfrediyordu.Hacer birden bire, elektrik çarpmış gibi sarsıldı. Ne saçma sapan bir rüyaydı buböyle. Bütün benliğini saran bu rüyayı uzun zaman sonra neden hatırlamıştı.Yine daraldı, gidip pencereyi açtı. Yağan yağmurun etkisiyle içeriye ot vetoprak kokusu doldu. İçi biraz ferahlayan Hacer sevdiği Türk kahvesinden birfincan yapıp pencerenin yanındaki sandalyesinde kurulup dışarıyı dinledi.Etrafta sessizlik hakimdi. Kahvesinin son yudumunu içerken, uzaklardan köpekhavlamaları ve çobanın ıslıkları işitiliyordu. Horoz ötüşleri ve çobanınıslıkları sabahın habercileri idi. Çünkü çoban bu saatte koyun sürüsünü evleresalıyordu. 

 Devam edecek…


Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner8

banner6