Kendimiz olmayı ve kalmayı, başaramadığımızdan olsa gerek, başımıza gelen her felaket ve musibeti; haliyle, bize verilmiş bir bahşişmiş gibi algılamaya başladık. Ne yitirdiğimiz değer yargılarımızı geri kazanmanın mücadelesini verebildik, ne de onları bizden alan başkalarının düşmanlıkları bizi ilgilendirdi artık! Varlığımızı, dirliğimizi, birliğimizi, bize ait olan her ne varsa; kendimiz olabilmeyi başarmak için korumamız gerekirken; dışarıdan gelen yabancı reçetelere, sahte,samimiyetsiz, art niyetli ve suni tekliflere kanmakla kendimizden geçip, bizeait olan birçok şeyimizi, bazı noktalarda her şeyimizi kaybettik…

                                    Biz, biz olmaktan geçtiğimiz günden bu yana, bunalım çağının, bunalmış bir insanlığı içerisinde; var olabilmenin mücadelesini de vermekten vaz geçeli,nerdeyse de asırlar oldu, geçti… Kendimize, yani bize aidiyetibiz olan, işlenmemiş ama işlenmeyi bekleyen, mücevherattan daha değerli nice değerlerimizi bir kenara bırakıp; Emperyalist dünyada yıldızları paralayan (!) ne kadar yolsuz veizsiz gölgeden adam varsa hepsine birden ya hayran olup ayaklarımızı kaydırdık, ya da kör bir aşk sarıp sarmaladı bizi! Peki, değdi mi? Veya neydi onlardan aldığımız fayda? Veya sürmekteolan kutuplar arası mücadeleve savaş kimler arasında sürüp gitmekteydi? Neden bir tarafta gülenler varken, öbür tarafta ağlayanlar! Berrak ve duru olan şu gök kubbesinin altındaki dünyamızı, kim veya kimler kirletmişti ki; bu kadar bunalım yaşıyordu insanlık ailesi? Daha nice, cevap bekleyen ve cevapsız sorular!

                                    Düşünmeden geçtik, her şeyi, her şeyden. Çünkühasta olan bir çağın, hastalığına yakalanmış kurbanlarıydık. Hastalığımızo kadar ciddi olmasınarağmen, biz farkında bile değildik… Neydi bu rezil ve sefil eziklik kompleksi olan hastalığın gayesi ve başımıza getirdiği bunca atalet? Başkalarına benzeme veya benzetme sevdası da neyin nesiydi ki, bizi esaretine almıştı? Getirisi, götürüsü, karı zararı, dostluğu, düşmanlığı araştırılmadan alınan her fikir ve ideoloji; bu coğrafyalarda yaşayan insanları birtaraftan fikir yoksunu bırakırken, birtaraftan da kutuplaştırıp düşmanlaştırmıştı birbirlerine!

                                    Bunalım çağında, kaybolmuş insanlığınve bu keşmekeşin içerisinde erimekte olan yitiklerimiz dört gözle;müşfik bir sesin, rahatlatan bir nidanın ve kurtuluşa çağıran bir çağrının hayat verici tebessümlerini beklemekteyken hem de…Bunalım çağının bazı sebeplerini şu şeklide özetlemektedir, Atasoy Müftüoğlu: “Tekno-bilimsel sistem ve Kapitalist ekonomi; bütün anlamaları, erdemleri, bilgelikleri ve ahlakı imha ederek insanlık dışı gerçekler oluşturdu. Sınırsız büyüme stratejileri ağır insanlık sorunlarına, büyük kötülüklere ve felaketlere yol açtı.

                                    Endüstriyel uygarlık bütün bir gezegeni çölleştirdi. Teknobilimsel sistem bütün kendilikleri, kişilikleri ve karakterleri erozyona uğrattı. Kapitalist ve neo-liberal dünya görüşünün, hayat tarzının hiçbir ahlaki referansı yok. İçerisinde bulunduğumuz dönemin karmaşıklığı, belirsizliği sözünü ettiğimiz bu sistem yüzündendir… Karşı karşıya bulunduğumuz karmaşa, belirsizlik ve bunalıma rağmen Avrupa, kendi değerlerini Avrupa dışı dünyaya dayatmaya devam edebiliyor.”(Atasoy Müftüoğlu/ Küresel çağda var olmak. Sh:9)

                                    Evet, teknolojinin kural ve sınır tanımaz tahribatlarıyla dünya; adeta ıssız, insan ve diğer hiçbir canlının yaşamadığı bir çölü andırmaktadır adeta… Bakmayın insan sellerine, Teknobilimsel çağda; insan nüfusunun artmasına rağmen, yalnız yaşayan insan kalabalıklarından geçilmiyor… Kapitalist sistem, insanlık onurunu kemiren acımasız, vicdansız, merhametsiz ve ilkesiz bir ahtapottan daha gaddar ve daha tehlikelidir… Kendini ona kaptıran, fertler, toplumlar ve devletler; iflah olmaz akıbetlerle debelleşmekten yakalarını kurtaramıyorlar.

                                    Küçük bir köyü andıran günümüzün uygar dünyasında, işgal ve sömürü düzenlerinin birer silahı olan, izm ve ideolojik akıntılarına kapılan Müslüman toplumlar; ne ideallerini çağın ötesine taşıyabildiler, ne de kendileri olarak kalmayı başardılar… Çorak bir toprağa serpilmiş tohum misali, heder oldular, dağıldılar, parçalandılar, celladına âşık olan idamlıklar misali! Avrupa ve diğer dış dünyanın bilim adamlarına ve yazdıkları şifahi (!) eserlerinden medet umduklarından mı ne; hem kendileri kalmayı kaybettiler, hem de varlıklarıyla birlikte kayboldular…

                                    Mevcut dünyanın seyir ve sürecini, daha başka nasıl okumalıyız bilmem ki? Dünyevileşmekle başlayan maddesel hastalığımız, başkalarına benzeme ezikliğiylede uçtu manevi mirasımız. Asrın armağanlarından olan yalnızlığın girdabında, yalnız yaşamaya kendimizi alıştırmaya çalışırken; boğulduğumuzu bile edemedik bile. Bizi kurtarmaya gelene uzatmayınca elimizi, bizi daha aşağılara batırmaya gelenlere kanıp elimizi uzattığımda da, battığımızı fark ettik, ama çok geç kalmıştık… Ve Şu bunalım çağında, her şeye ve taarruzlara rağmen var olmayı başarmamız gerek! Bunalmış,çökmeye yüz tutmuş olan çağın serseri sakinleriyle birlikte, yok oluş serüvenine doğru yol almak zorunda değiliz! Ya kendimiz olmayı başarıp zinde kalacağız, ya da bunalım çağının sakinleriyle birlikte eriyip yok olacağız… İyi temennilerle. 

                                   

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.