Bir zamanlar Harran’da çocuktuk.

Kısa düşen yaz gecelerinde, tahtın üzerinde nasılda sabaha kadar mışılmışıl uyurduk.

Tahtın etrafında hoplar, zıplar koşardık.

O zamanlar daha:

‘Kulum sana taht mı vereyim baht mı vereyim…’ olayı da yoktu çünküçocukluğumuza da tahtı vermişti ama bahtı istediği zaman bize verecekti.

Annelerimiz, akşam serinliğine yakın, o rengareng şiltelerimizi tahtınüzerine taşır bizlerde gücümüz yettiğince annemize yardımcı olmaya çalışırdık.

Ben en çok yastık taşımayı severdim kucakladığım gibi… hoppp…

Hani kenarları böyle kanaviçe işi işlemeli...

Özelliklede kuş motifi olanları seçerdim çünkü onları daha birseverdim.

Yastığı kaptığım gibi bacaklarım birbirine dolana dolana nasıl datahtın, tahtadan merdivenine bir solukta tırmanırdım.

Toza toprağa bölenmiş çıplak ayaklarımla o kadim topraklara hoyratçabasardım.

Kardeşlerim; Abut, Amşe, Fıdda, Haris, Semo, Fatuma, Hedle...

Annemin işi zordu çünkü biri kucağında biri de karnında, o haliyle, güniçinde her yere her işe yetişmeye çalışırdı.

Tahtın üzerinde uyumak için, boylu boyunca uzanıp yıldızları seyredalmak için sabırsızlanır, gecenin bir an önce gelmesini iple çekerdik.

Annem keçimizin sütünü sağar, az da olsa tandırda ateşte kaynatır, sonraonu mayalar, bizim için yoğurt, yoğurdu da lebeni yapardı.

Akşam serinliğinde lebeni soğusun diye, kuşhanayı tahtın bir köşesinebırakırdı.

Ben dayanamazdım, annemin lebeniyi ne zaman tahtın üzerine bıraktığınıgözler, çaktırmadan tahta kepçeyle, iki göz görmeden, fırt fırt içerdim.

Babamsa gün boyu aşireti ağalarına ırgatlık eder rızkımızı teminetmeye çalışır, akşam eve gelmesini dört gözle beklerdik.

Kadim Harran’da bin yıllardır olduğu gibi güneş yavaş yavaş inmeyebaşlar beklenen karanlık üzerimize çöküverirdi.

Yemekten sonrası kardeşlerimle birer, ikişer tahtın üzerine çıkarçeşitli yaramazlıklar yapardık.

Bir birimize dürter, hayvan taklitleri çıkararak birbirimizikorkuturduk ta ki anamızdan, babamızdan uyarı alana kadar, yaramazlığa devamederdik.

Ara ara kayan yıldızları birbirimize gösterir, içimizden dilektutardık.

Gökyüzünde o kadar çok yıldız vardı kioo… Saymaya kalksak, sabahakadar sayım devam ederdi herhalde… Kucağımıza mı alsak… Hem kucağımız dasığmazdı ki… Değil mi?'

Kardeşim: ‘Akıllım! Ben senden daha büyüğüm, benim kucağıma sığmaz,seninkine mi sığacak!’

Harran göklerindeki yıldızlar o kadar parlaktı ki… Zifiri karanlığıaydınlatacak kadar parlaktı...

Tahtın üzerine çıkmadan, yıldızların böylesine parlak olduklarını pekfark etmemişim demek ki.

Bazen kendi kendime;

‘Acaba bu yıldızlar her gün aynı yerden mi çıkıp, sabah aynı yerden mibatıyorlar…’ diye kafama takılır kalırlardı.

Karanlık kendini iyiden iyiye his ettirir, beyaz iplik siyah iplikleyer değiştirir değiştirmez, baykuşun sesi, kümbet evimizin her zaman kiköşesinden duyulurdu.

Başımızın üzerinden uçan onlarca yarasa adeta sorti yapar elle tutacakkadar yakınımızdan geçerdi.

Köpek sesleri, çoğu zaman at kişnemelerine, eşek anırmalarına karışırgiderdi.

Evlerin kubbeleri, çocuk gözümüze o kadar büyük görünürdü ki sankicadıların, perilerin, devlerin evi gibiydi.

Bitişik komşumuzun tahtından, özelliklede hafif rüzgâr estiğinde,Hedle Nine’nin torunlarına anlattığı binbir gece masallarını duyar kıskanırdık.

‘Bizim niye ninemiz yok, annemiz niye bize masal anlatmıyor…‘ diyekızardık.

Uykumuz kaçtığında ona engel olmazdık, kendi haline bırakırdık, nereyegiderse gitsin, eninde sonunda yine bize dönecek diye…

Uyku geri dönüp bizi tutana kadar, yıldızları saymaya, Samanyolu’ndayol almaya, içinde kaybolmaya çalışır, oradan tekrar yeryüzüne, tahtın üzerinedönerdik.

Uzaktan uzağa ovanın neredeyse her yerinden görülen rasat kulesinegözüm takılır kalırdı. Zaten hep merak etmişimdir. Bu kocaman yapıyı; nasılinşa ettiklerini, niye inşa ettiklerini çocuk aklımla çözmeye çalışırdım.

‘Acaba…’ derdim; buradan gökyüzü daha yakın diye mi, birileri geceleriburaya çıkıp yıldızları mı saymış?

Ben bunları düşünürken kardeşlerim derin uykuya, çoktaaan geçmişolurlardı.

Bir gün ben de büyüdüğümde bütün yıldızları sayacak kadar bilgiyi eldeedeceğim.

Yıldızların birileri; niye daha parlak, ötekiler niye daha mat, biriniye daha büyük, ötekiler niye daha küçük, aşağı düşenler bir daha nasıl yukarıçıkıyorlar gibi…

Hepsini ama hepsini bir gün öğreneceğim.

Büyüdüğümde okuyacağım, hepsini araştırıp cevabını Haran’daki tümçocuklara söyleyeceğim.

Gözkapaklarım yavaş yavaş uykuya yenik düşmeye, yorgun çocuk bedenimgevşemeye başlıyor.

Bu arada kaçan uykum geri gelmiş beni uyarıyor:

‘Haydi yat beni uğraştırma…’diyor.

Vakit gece yarısı olmuş herkes çoktan uyumuş, bir uyanık ben kalmışım.

Bura yarı çöl iklimi, gecenin geç bir vaktinden, üşümeye başlarsınız,ben de üşüdüğümü fark ediyorum yorganı tepeme çekip uyuyorum.

Ashabı Kehf’in Kıtmiri misali elli yıl sonra uyanıyorum...

Yenişehir’de bir rezidansın en üst katında oturuyorum evim burada bumahallede.

İki çocuğum var… Zaten iki çocuktan fazlası da fazlaymış modern çağyalancıları öyle diyor(!)

Her türlü imkân elimin altında her şeyim var her şeyi elde etmişim amaçocukluğumu ve sonrasında gelişen hayallerimi kaybetmişim.

Mevsim yaz, tıpkı çocukluğumda ki gibi… Önümde bir yaz gecesirezidansın alabildiğince geniş bir balkonundayım.

Hanıma sesleniyorum:

‘Bu gece balkonuna yer yatağım ser tıpkı çocukluğumda ki gibi bir geceuyumak istiyorum…’ dedim

Hanım Hayrola Bey?

‘Sen, dediğim yap, bana bir şey sorma...’ dedim.

O gece yatağa uzandım evim en üst katta olduğu için ve bir hayli deyüksek bir kat adedine sahip olduğu için gökyüzünü çok iyi görüyordum.

Uyku başımdan gitmiyor.

Uç diyorum uçmuyor, kaç diyorum kaçmıyor!

Yıldızlar silik Samanyolu pek seçilmiyor.

Arabaların klakson sesleri,

Art arda patlayan havai fişekler ve onun çıkarttığı sesler geceyi adetayırtıyor.

Ardından ambulansın, acı acı öten sesi devreye giriyor.

Çok geçmeden, tepe ışıklarını yakmış son surat bir polis aracıcaddeden hızla geçiyor.

Birileri sokağa park edilmiş arabanın birine elini dokundurmuş olmalıalarmı ara ara ha bire ötüyor!

Karşı binadan müziğin sesi televizyonun sesini bastırmış.

Caddeden geçen zibidinin biri, müziğin dım tısını açmış araba tir tirtitriyor, sesini de ta benim yanıma kadar getiriyor.

Bir tekrar başımı kaldırıp gökyüzüne baktım, hiç yıldız yok!

Kendi kendime;

‘Çocukluğumda ki onca yıldız/yıldızlar nereye gitmiş acaba?’

Uzandığım yerden kalkıp oturdum, gözlerim uçsuz bucaksız Harranovasına takılıverdi.

Aa… O da ne?

Ne kadar yıldız varsa hepsi ovaya inmiş… Harran ovasına inmiş!

Ama nasıl olur?

İnsan gökyüzünde hiç mi nöbetçi bir yıldız bırakmaz!

Gecenin geç bir vaktinde uykuya yenik düşmüş uymuşum.

Rüyamda annemi gördüm.

Akşama yakın tahtın etrafını hafif sulamış, silip süpürüyor.

Sonra gözü bana takıldı, sen şehirde değil miydin oğlum?

‘Geldim anne…’ dedim!

Şehri terk ettim, çocukluğuma geri döndüm.

Seni özledim, Harran’ı özledim, baykuşun sesini özledim.

Beni geceleri korkutan yarasaların uçuşunu, köpek sesini, eşekanırmasın, at kişnemesi özledim kız anne!

Harran’ın yıldızlarını özledim.

Gece tahtın üzerinde uyurken eğilip yanağımdan beni öpen Harran’ınyıldızlarını özledim, anlamıyor musun anne!

Özleyemez miyim?

Annem birden kayboldu gözümün önünden.

Uyandım şehir uyuyor.

Bir tek ben uyanıktım, bütün uyanıklar, saatler öncesinden uyumuştuşehirde…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.