Dicle,dirseklerini dizlerine dayamış, başı ellerinin arasında, etrafı gözetliyordu.Gözleri duvarda asılı duran Fırat’tan tek hatıra kalan resme takıldı. Fotoğrafıçektikleri anı hatırladı. ’’Evlilik sevgiyle, aşkla, insanın kendi iradesiylekarar vermesi gereken bir durumdur’’ demişti Fırat. ‘’Ben seni seviyorum, sen debeni. Ben istesem de seni bana vermeyeceklerdi. Seni de istemediğin bir adamlazorla evlendireceklerdi. Kaçmaktan başka çaremiz yoktu.’’ Yüzümdekitedirginliği ve gözlerimdeki korkuyu gören Fırat, ellerimi sıkıca tutup ’’benimiçin önemlisin’’ demişti.’’Seni kaçırırken kefenimi giydim damatlık elbise yerine.Bu işin ucunda ölümün olacağını biliyorum, ama bu toplumun kendi nefislerinenasıl hoş geliyorsa koydukları kuralların canı cehenneme.’’ demişti. Dedikodunun,acımasız iftiraların canı cehenneme. Bu korkunç cehaletin canı cehenneme. Öfkeylekarışık yükselen sesi, fotoğraf stüdyosunda çalışanların bakışlarındatedirginlik yaratmıştı. Kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Hızlıhızlı soluk alıp veriyordum. Yaşadığım endişe, üzerimde öyle bir baskı yaratıyorduki sanki beni boğacak, kemiklerimi un ufak edecekti. Birden sıkıca ellerimitutan Fırat’ın gözlerindeki, kalbimi okşayan sevgisini, samimiyetini, içtenliğinigördüm. Bu duruşundan cesaret aldım. Bu hali bana umut vermişti. Gözyaşlarımıeliyle silen Fırat, bana sıkıca sarılıp yanağımı okşadı. Başımı kaldırıp onabaktım, gülümsedi.

   Hayatın haksızlıklarına başkaldırmasıonu yormuştu, adeta yaşlandırmıştı. Sanki üç dört ayda, gözlerinin çevresinde,kederli ruh halini yansıtan derin çizgiler oluşmuştu. Yüzü çökmüştü. Sıkıntınınneden olduğu çizgiler, belirgin olmuştu yüz hatlarında. Gözlerinde tarifedilmeyecek bir acı vardı. Fırat görmesin diye titreyen ellerimi, eteğiminkıvrımlarının arasına sakladım. Ama benim gibi inatçı gözyaşlarıma, bir türlüengel olamıyordum. Sessizce yanaklarımdan süzülüp dudaklarıma kadar tuzlu bir tatbırakarak akıveriyorlardı. Başımı dayadığım Fırat’ın göğsünde, kendimi o kadarmutlu ve güvende hissediyordum ki bu anın bitmesini hiç istemiyordum. Fırat’ınhalen dinmemiş olan öfkeyle karışık gür sesiyle birden irkildim. ’’Dört beş ayda olsa benim için el kapısı. Kafese kapatılmış kuşlar gibi yaşamak banadokunuyor be Dicle. Bu insanların cömert davrandıkları tek şey nasihat vermek,bizi kınamak, yermek. Günlerdir gözüme uyku girmedi. Başım çatlayacak. İş içinbaşvurduğum her yerden olumsuz cevap aldım. Elimi uzattığım her umuttan birkeder düştü yüreğime.’’ Fırat efkârlı ve çaresizliğin böylesi dedirtecek birses tonuyla devam etti. ’’Ben, gözümü yoksul ve çaresiz babanın bakışlarıaltında açtım. Ve bu, her bayram geldiğinde, başkasının eline bakan yetim çocuklarınbakışları gibi dokundu içime. Yediğimiz lokmanın hakkını, en zor işlerde çalışarakkazandım. Ama yine de güç yetiremedik, sefalet kokan yanımıza. Biliyor musunDicle: Bu toplum hep bizi küçümsedi, horladı, en sona saydılar bizi. Lakin içimiezmelerine, onuruma dokunmalarına izin vermedim. Babamın ömrü boyunca kölemuamelesi görmeyi kabul etmiş olması, benim de bu durumu kabulleneceğimanlamına gelmez.’’  Fırat’ın sözlerikurşun gibi ağırdı. İçime dokunuyordu. Yüreğim kan ağlıyordu. Ama hayatşartlarının ve insanların acımasızlığını görmüştüm ve onu çok iyi anlıyordum.

   Dış kapının çalmasıyla birden ürpererekkollarımı bedenime doladım. Ne kadar süredir duvardaki fotoğrafa bakıpdaldığımı bilmiyorum. Ama geçmişe gidip o anları tekrar yaşamak beni tekraryaraladı. Acılarım tazelendi. Birden dizlerimin bağı çözüldü, yere çöktüm. Bazeninsan kendi derdine düşünce başkalarını düşünemiyor. Duvardaki resme dalınca, yanıbaşımda olup biteni duymuyor, görmüyorum bazen. Fırat’ın annesinin sesiyleirkildim: ‘’Dicle,  kapı çalınıyor.Açsana, mazlumun sesini duydum. Kaç keredir sesleniyorum, şu kapıya bak,duymuyor musun beni?’’diye. Kaynanam hastaydı ve defalarca seslenmesinden sonraduymuştum sesini. Evet, gelen oğlum Mazlum’du. Mazlum Fırat’tan bana kalan tek hazineydi.Hayata beni bağlayan, bakıp da gülümsediğim tek şey. İçinde bulunduğum ortam,bana acıdan ve beni suçlamaktan başka hiçbir şey vermedi. Fırat’ın kardeşiAbdullah’ın yani kaynımın, askere gidip de bir daha dönmemesine hep beni sebepgördüler. Suçluydum. Akraba, konu komşu hep beni suçladı. Sözde Fırat’ı benayartmışım. Kimisi yılan, dedi; kimisi şeytan dedi. Akla hayale ne gelirsesöylendi. Bense sadece sustum ve sessizce ağladım. Çünkü gidecek hiçbir yerimyoktu. Babam benim için: ’’Elimizi kirletmeye bile değmez.’’ demişti. Annemse ’’Diclediye bir kızım yok, sütümü ona helal etmiyorum, benim için o ölmüştür.’’diyehaber göndermiş. Bu kapıda da kalmama, Mazlum sayesinde müsaade edilmişti. Ben,hiç kimseydim herkes için ve yalnızdım. Her ne kadar Fırat’ın annesinden çokağır sözler işittiysem de yine de ona karşı müthiş bir acıma duyuyordum. İkioğlu gidip dönmemişti. İso  Nene’nin yüzüçökmüştü, gözlerinde çaresizliğin ifadesi vardı. Yaşadıkları, yaşamak zorundabırakıldıkları onu, büyük ve acımasız bir yükün altına sokmuştu. Hayat ondaniki evladını almıştı. Üstelik yaşayıp yaşamadıklarını bile bilmediği birbilinmezlikle baş başa bırakmıştı. Evlatlarının ölüsüne bile razıyken hayatbunu bile ona çok görmüştü. Oysaki o bunları hak edecek hiçbir şey yapmamıştı.Elleri eskimiş bir ayakkabı derisi gibi yıpranmıştı. Bedeni yaşının çok üstündegösteriyordu. Geniş, yuvarlak, şiş yüzü kırışıklarla doluydu. Saçları beyazlamış,yüzü buruşmuş, elleri nasır tutmuştu. Bu kederli yüzü aydınlatan etrafınasevgiyle nur saçan sadece siyah gözleriydi. İso Nene’nin yasta olduğunusimgeleyen siyah eşarbı ölünceye kadar başındaydı.

  DEVAMEDECEK…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.