Dicle,başı önünde, gidip pencerenin pervazına oturdu ve senelerdir içindebiriktirdiği öfkeyle karışık ses tonuyla konuştu:’’Çok sessiz bir gün, ertesigün de öyle olacak, bir sonraki gün de, ondan sonraki gün de.’’Dicle,  küçük kaynı Ahmet ile evlenmeye razı gibigörünse de gönlü razı değildi. Dicle’nin kalbi zehirli ve paslı bir hançerleyarılmıştı sanki. Ahmet, Dicle’nin bu karamsar, adeta ölüm kokan konuşmasındanürktü ve elinden hiçbir şeyin gelmemesinin acısıyla orasını burasınıkanatırcasına vücuduna tırmalıyordu. Hiç konuşmadan Dicle’yi dinliyordu. Dicle:’’Ben dedi, bu eve geldiğimde sen, on yaşındaydın; Abdullah ise on üç. Annenle babanlabirlikte kaldık bu evde. Aynı odayı paylaştık, birlikte oturduk, birlikte uyuduk.Çünkü başka odamız yoktu.’’ Konuşurken ağlamasını gizlemeye çalışan  Dicle’nin hıçkırıklarıyla oda kederli bir yasabürünmüştü. Dicle:’’ Ahmet dedi, konuşmasına devam ederken Fırat’a olan sevgimi,sadakatimi biliyorsun. Akraba, konu komşu, bu eve gelen herkes beni suçladı. Fırat’ıgüya ben ayartmışım. Beni isteyen adama hangi hakla hayır demiştim ki? Kaderimerazı olmalıymışım. Böylelikle ne aileme karşı gelmiş olurdum ne de Fırat’ın hayatınıyakmış olurdum. Fırat’ın gidip gelmemesinin suçlusu bendim. Abdullah’ın askeregidip dönmemesinin suçlusu da bendim.

  Bu toplum,beni suç unsuru olarak gördü. Ve bana söyledikleri, benimle ilgili olarak şüphelendikleri,iki suç unsuru vardı. Biri, toplumda itibarının zedelenmemesi için babamın eşimiöldürmüş olma ihtimali; diğeri, kendisine hangi cüretle karşı gelip evlenmeisteğine karşı geldiğim ve inadına hayatın karanlık yüzünü bana göstermektenbir an geri kalmayan eski nişanlımın eşimi öldürmüş olma ihtimali. Yani her ikiihtimalde de suçlu yine bendim.

   ’’Ahmet, sen on sekiz yaşındasın. Ben yirmisekiz… Ve bana bu ana kadar yenge dedin. Ben de oğlum Mazlum’dan ayırt etmedim seni.Bu durumu bize kabullendiren çürümüş gelenekten başkası değil. Biraz önce nikâhımızıkıyan köyün imamının da bu yanlış din algısıyla sarf ettiği sözlerin, adaletitesis etmek için indirilmiş kitabımızla hiçbir ilgisi yok. Neymiş efendim,melekler her gün bize lanet edermiş. Namazımız, orucumuz kabul edilmezmiş.Çünkü sana nikâhım düşüyor ve aynı odada kalıyoruz. Dinden ve insanlıktan demvuranlar, laf cambazlığı yapacaklarına bize iki oda yapsalar ya, hem bu şekildeayrı odalarda yatma şansımız olurdu. Sürekli, kanayan yaramızı sarmak değil debu yaraya tuz basmalarına ne gerek var ki. Evimize her geldiklerinde Fırat ve Abdullah’tan bir haber var mı, diyerekiçimizde debelenen öfkeyi, kan ağlayan yüreğimizi hiç mi hiç düşünmediler!Çok zalimler, yalancı ve hainler. Ben her zaman umut dolu bir hayat yaşadım veyanlışlarla gücüm yettikçe savaştım. Ama bugün gördüğün gibi hayatımı karartacak,yaşam adına ne varsa önemini yitirecek, korkunun, çaresizliğin beni yenmesineizin verdim. Hayatın ve çaresizliğin kıyısında büyük bir arzu ve aşkla ölümü diledim.İçimde birikmiş bu acıları anlatırken seni ne kadar incittiğimin farkındayım.Bugüne kadar dört duvar arasında sıkışmış bir vaziyette yaşadım. Hayat benimiçin hep sisliydi. Bana yapılan bütün haksızlığa, atılan bütün iftiralara, birsuçluymuşum gibi yapılan hakaretlere hep sustum. Bütün bunlara sen de şahitlik ettin.Bu ana kadar son derece sıkıntılı bir süreç yaşadım. Dedim ya hayat bile bütün güzelliklerini,tozpembe renklerini benden çekip bir yerlere gizlemiş sanki. Güneş, ışığınıçekmiş hayatımdan. Bunca kalabalığın içinde yapayalnızım. Ben daha doğmadancanıma kastetmişler. Beni anlamayan, ruhsuz bir toplumda dünyaya gözlerimiaçmış olmam, belki de en büyük talihsizliğim. Yaşadıklarım beni kör, sağır,dilsiz, hiçbir şeye tepki vermeyen bomboş bir insan haline getirdi. Aşktan,sevgiden, umut etmekten, hayal kurmaktan uzak, sadece nefes alan bitik bir ruh…Ahmet, sırtını duvara dayayarak ayaklarını da göğsüne doğru çekip başınıdizlerinin üstüne koyarak Dicle’yi dinlerken içine tarifsiz bir acı saplandı. Oan gözyaşlarına hâkim olamadığından başı dizlerinin üstünde duran Ahmet, başınıkaldırıp gözlerini kırpıştırarak baktı Dicle’ye. Dicle’nin dizlerinin titrediğini,yüzünün her zamankinden biraz daha fazla solduğunu, dudaklarının titrediğini,çaresizliğini, zayıflığını her geçen an biraz daha hissederek, Dicle’nin yaralıkalbini görmüştü. Dicle’nin ruh halini okuyan Ahmet, kötü bir psikolojiye bürünmüştü.Duygularını kelimelerle anlatmaktan aciz duruma düşmüştü. Gözlerini elleriyle kapatanAhmet hem güneşi hem de gerçeği engellemeye çalıştı bir anda. Fakat gözlerinine kadar kapatırsa kapatsın,  beyni vekalbi gerçeği görmüştü. Bu durumu Ahmet her şeyiyle çözmüştü.  

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.