Her gün medyada, yazılı ve görsel basında haberlerde duyduğumuz şu cümlelere lütfen dikkat edin:

“90 yaşında virüsü yendi.”

“Lösemili çocuk hastalıkla mücadelesini kazandı.”

“Falanca hastalığa yakalanan kişi pes etmedi ve hastalığı yenmeyi başardı.”

“Falan kişi hastalıkla savaşta galip oldu.”

Ve buna benzer ifadeler..

Dikkat buyurunuz, bu sözlerde ne şifa var, ne de şifayı veren Allah var..

Gözle, hatta mikroskopla bile görünmeyen bir virüsün yere serdiği aciz, güçsüz, muhtaç insanı, sanki kendi gücü ve kudretiyle hastalığın üstesinden gelmiş gibi gösteriyorlar. Şifa kavramını ve şifa veren Rahman ve Rahîm olan Şâfî'yi yok sayıyorlar, unutturmaya çalışıyorlar. Dili böyle dinsizleştiriyorlar. Unutmayın ki dil dinsizleştikçe, dilden "Allah" çıkarıldıkça zamanla gönülden de çıkar ve bu duruma düşen kişi Allah’ın emirlerini de artık dinlemez, salih ameli de terk etmiş olur. Burada "zikr"in, her gün belli vakitlerde ibadetin ve tesbihatın da ne kadar hayati önem taşıdığı ortaya çıkıyor.

Dili dinsizleştirmek, kasıtlı ve planlı bir çabanın ürünüdür. Ülkemizde yaklaşık bir asır önce başlayan dili dinsizleştirme programı başlamıştır. O yüzden çabalar ve bu kapsamda yapılanlar ne yazık ki bununla sınırlı değildir. Türkçenin unsurları haline gelmiş olan ve Türkçeyle özdeşleşen Arapça kelimeler, özellikle de dini anlamı olan kavramlar büyük ölçüde dilden çıkarıldı ve yerine ya batı dillerinden ya da uydurma kelimeler konuldu. Radyo, televizyon, basın-yayın, kitaplar ve üniversiteler tarafından halkın da bilincine yerleştirmek için tekrarla kullanıldı. Bu konuda önemli ölçüde başarılı olduklarını belirteyim. Öyle bir durum oluştu ki, yeni nesil söz konusu dini kavram ve kelimelerden yoksun olarak yetişti. Torun dedesinin ne dediğini anlamaz oldu. Halk diliyle yazılan ilmihalleri dahi anlamadıklarından, okumamayı tercih ettiler. Dinî terimlerden habersiz yetiştirilen bu nesil, Avrupa dillerinden en zor kelimeyi bile rahatlıkla söyleyebilirken, dini içeriği olan en kolay kelimenin telaffuzunda zorluk çekiyorlar.

Örneğin, tecrit yerine izolasyon, takdim yerine prezantasyon, tahrik yerine provokasyon, tahrif yerine mutasyon, muhabere yerine komünikasyon, vecih yerine perspektif, zihniyet yerine mantalite, kısım yerine departman, vefat, tesviye yerine konsensüs kullanılıyor. Allah aşkına bu Batı kökenli kelimeler mi, yoksa Türkçe'den çıkarılan Arapça kökenli kelimeler mi, hangisinin telaffuzu daha zor?

Türkçede kullanılmaya devam eden dinî kavramlar da asıl anlamından saptırılıyor. Mesela bir ibadet ve Allah'a yakınlık anlamında olan Kurban kavramı, cinayetlerle özdeşleştirilmiştir. Canilerin canavarca öldürdüğü insanlar için “kurban” tabiri sıkça kullanılmaktadır.

Tevratın kelimelerini, asıl anlamından saptırarak tahrif eden ve “Yahudilerden öyleleri var ki kelimeleri, konuldukları manalarını çarpıtıyorlar.” (Nisa, 46.) ayetiyle bildirilen Yahudiler’in yaptığı gibi, zamanımızın tahrifçileri de kelimeleri anlamından saptırarak ya da dilden çıkararak “Allah’ın ayetlerinden olan dillerin” (Rum, 22.) doğal yapısını bozuyorlar.

Türkçede gördüğümüz tahribat ve tahrifatın Arapçada da Kürtçede de yapıldığını görüyoruz. Arapça Kur’an’ın ve Peygamber (ASV)’ın dili olduğu için, Kur’an’ın etrafında kümelenen İslam ümmetinin önemli iki kitlesinin dilleri olan Türkçe ve Kürtçe de Kur’anî kavramlarla dolmuştur. Bu itibarla bu dillerdeki tahrifat, Kur’an düşmanlığından kaynaklanmaktadır.

İslam ümmetinin farklı coğrafyalarda yaşayan birbirinden farklı çeşitli dilleri, şiveleri ve ağızları bulunmakla beraber, aslında hepsinin üç ana temel dili vardır. Bunlar Arapça, Türkçe ve Kürtçedir. Bu dilleri bilenler bütün ümmetle konuşma dili itibariyle anlaşabilir, meramını birbirlerine ifade edebilirler.  Arapça bilenler, bütün Arap coğrafyasıyla ağzı, şivesi farklı olan herkesle anlaşabilir; Türkçe bilenler bütün Türk dünyasıyla anlaşabilir, birbirlerine meramlarını ifade edebilirler; aynı şekilde Kürtçe bilenler de Kürtçenin farklı şive ve ağızlarında, İran, Pakistan, Hindistan Malezya gibi coğrafyalarda yaşayan Müslümanların dillerinde anlaşabilir ve meramını aktarabilirler. Hatta Arapça, Türkçe ve Kürtçe dillerinden herhangi birini bilen, diğer tüm Müslüman dillerinde az-çok anlaşabilir, desem abartmış olmam.

Bir Allah’a inanan, aynı kıbleye dönen, aynı dilde aynı ibadetleri yapan, aynı kitaba inanan, aynı kitabı okuyan onun hükümlerini uygulayan, bölgesel ve milli dili ne olursa olsun Kur’an dilinden etkilenmiş ve ona benzemiştir. İşte bu benzemeyi ve irtibatı sağlayan ve dilleri de Müslüman eden, o dillerde yaygın olarak kullanılan din kavramlarıdır. Bunlar dilden çıkarılınca dil dinsizleştirilmiş, Kur’an’la bağı koparılmış olur.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Musab 7 ay önce

Dilin dinsizleştirilmesi sizce yanlış mesele bu noktadan mı başlıyor?dilden daha öncesi de yok mudur sizce?sizce islam teslim olan demek değil midir?yani Allah a teslim olan onun hükümlerine teslim olan .peki bu neden hiç konuşulmuyor.neden bunlar söylenmiyor.akidede bozukluklar varken yaralanmalar orada olurken ibadet boyutları konuşuluyor hep.oysa müslümanlar şeriatla yönetilmesi gerekmez mi?neden bunları konuşmuyoruz.Allahın dünyasında Allahın hükmü geçerli olması gerekmiyor mu? Bizi yönetmek ,tüm işlerimizde Allahın hükmü aramızda hakem olması gerekmez mi? Sizde biliyorsunuzki ibadet SADECE şuranı daraltılmış anlamları tam olarak kapsamaz.ibadet Allaha has yapılması gereken her şeyi kapsar. Ve daha fazlası.ne olur bunları da konuşun.artık gizlenmemeli en önemli akide konuları.bel'am lar olmıyalım. Hakkı söylemekten karıyalım çekinmeyelim. Bu din Allahın Allahındedikleri olmalı.