Yunanlılar Bursa'yı işgal ettiğinde Emir Sultan türbesinin bakıcısı bir gün hiddetle mezarına sopa ile vurmuş, "Sen nasıl evliyasın? Yunanlılar Bursayı işgal etti, vatan ve iffet payimal oldu, sen hâlâ yatıyorsun. Madem velisin, kalk Bursa’yı kurtar.” demiş. Bu adam aynı zamanda Pîr Emîr mahallesinin de korucusuymuş.

O gece korucu rüyasında Emir Sultan’ın elinde bir sopayla kendisine yaklaştığını görmüş. Karşısına gelince ona: "Vatan ve iffeti korumak size aittir. Biz hayatta iken üzerimize düşeni yaptık. Hayatta olanlar ne gün için var? Biz mi gerek?" demiş. Sonra korucuya elindeki sopayla vurmuş.. Sıçrayarak uyanan korucu, vücudunun her tarafının ağrıdığını hissetmiş ve yer yer morardığını görmüş. Bir zaman sonra da öldüğü bildirilmiştir.

Asıl adı Şemsüddin olan Emir Sultan, İslamî ilimlerde ve tasavvufta çok önemli bir konumdaydı. Babası Emir Gülal da tasavvuf büyüklerindendi. Bu nedenle kendi adından çok babasının adıyla tanınmıştır. Aslen Buharalı olmasından dolayı kendisine “Emir Buharî” de denilmekteydi. Ancak 1390 tarihinden sonra Bursa’ya gelip yerleşmiş sonra da Yıldırım Bayezid Han’ın kızıyla evlenmiştir. Bu nedenle “Emir Sultan” adıyla anılmıştır.

Rüya da olsa hikmetli bir ders vermektedir, Emir Sultan’ın dediği de hakikattır. Ölülerden medet ummanın ne kadar yanlış olduğu gerçeğini ifade etmektedir.

Çok eski zamanlarda “atalara tapınma” inancından kalma mıdır nedir, doğu milletleri arasında ölülerden medet umma, onları yardıma çağırma pek yaygındır. İslam bu tür inançları reddettiği halde, Müslüman olduktan sonra da atalara bağlılık, din büyüklerinden yardım beklentisi, medet umma inancı halk arasında devam etmiştir.

Hayatta iken horlanan, hakkettiği değeri görmeyen, hatta kendisine çeşitli yaftalar yapıştırılarak itibarı zedelenen pek çok alim, evliya ve büyük zatlar, ölümlerinden sonra bu kez değere binmiş, kendilerinde olmayan yüce vasıflarla bir nevi hayali bir şahsiyet haline getirilmişlerdir. Bazı ilim ve tasavvuf büyüklerine ilahi vasıflar bile yüklenmeye kalkışılmıştır. Hayatta iken kendisine karşı edepsizlik niteliğindeki tutum ve davranışalar o zatlara haksızlık olduğu gibi, ölümlerinden sonra da güya değer vermek amacıyla, insan üstü niteliklere sahip olduklarını düşünerek yapılan yakıştırmalar da onlara haksızlık ve saygısızlıktır.

Allah katında bütün yaratılmışlardan üstün olan kâinatın efendisi Peygamberimiz (ASV)’a imanı ifade eden kelime-i şehadette “Allah’ın resûlü olduğuna şehadet ederim” denilirken, önce “abduhu” kelimesiyle kul olduğu belirtilmektedir. Bu itibarla hiç kimse onun mertebesine yetişemediğinden, hiçbir kul için ilahi vasıflar düşünülemez. Hatta değil ilahi sıfat, peygamber (ASV)’a veya sahabeye mahsus sıfat ve unvanlar da diğer insanlar için kullanılmamalıdır.

Peygambere ait bir unvanı sahabe veya tabiîn yahut onlara tabi olan tasavvuf büyükleri için kullanmak onları yüceltmez, aksine onlara büyük bir saygısızlık olur. Mesela bir öğretmene hitaben "sayın milli eğitim müdürüm" veya “sayın bakanım"; bir mahkeme hâkimine, "Yargıtay başkanım" denilse büyük saygısızlık olduğu gibi bir âlimi ya da bir tarikat şeyhini sahabe yahut peygamber unvanıyla söylemek de büyük bir saygısızlıktır.

Bediüzzaman, Şeyh Ziyauddin hazretleriyle ilgili olarak kardeşi Abdullah ile yaptığı bir sohbette söyledikleri, bu konuda dikkat çeken önemli bir açıklamadır. Sözü ona bırakıyoruz:

“Bundan kırk elli sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (rahmetullahi aleyh) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum.

O merhum kardeşim, evliya-i azimeden olan Hazret-i Ziyaeddin'nin (k.s.) has müridi idi. Ehl-i tarikatça, mürşidinin hakkında müfritane muhabbet ve hüsn-ü zan etse makbul gördükleri için, o merhum kardeşim dedi ki:

"Hazret-i Ziyaeddin bütün ulumu biliyor. Kâinatta, kutb-u azam gibi her şeye ıttılaı (haberi, malumatı) var." Beni onunla raptetmek için çok harika makamlarını beyan etti.

Ben de o kardeşime dedim ki: "Sen mübalağa ediyorsun. Ben onu görsem, çok meselelerde ilzam edebilirim. Hem sen benim kadar onu hakiki sevmiyorsun. Çünkü kâinattaki ulûmları bilir bir kutb-u azam suretinde tahayyül ettiğin bir Ziyaeddin'i seversin. Yani o ünvanla bağlısın, muhabbet edersin. Eğer perde-i gayb açılsa, hakikati görünse, senin muhabbetin ya zail olur veyahut dörtten birisine iner. Fakat ben, o zat-ı mübareki senin gibi pek ciddi severim, takdir ederim. Çünkü Sünnet-i Seniye dairesinde, hakikat mesleğinde, ehl-i imana halis ve tesirli ve ehemmiyetli bir rehberdir. Şahsi makamı ne olursa olsun, bu hizmeti için ruhumu ona feda ederim. Perde açılsa ve hakiki makamı görünse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak, bilakis daha ziyade hürmet ve takdirle bağlanacağım. Demek ben hakiki bir Ziyaeddin'i, sen de hayali bir Ziyaeddin'i seversin." (Haşiye: Çünkü sen, muhabbetini ona pek pahalı satıyorsun. Verdiğin fiyatın yüz defa ziyade bir mukabil düşünüyorsun. Hâlbuki onun hakiki makamının fiyatına en büyük muhabbet de ucuzdur.) (Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası, s. 86.)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.