Öne Çıkanlar KLASİĞİ seçim süreci bilgisayar desteği kültür ve turizm bakanlığı araç kaza yaptı

BIR ÖMÜR BOYU BILGININ PEŞINDE

  (İLHAMİ DOĞANIN YAZISI)                   

‘‘Her kesin hanesi küçük bir dünyadır... Bu anlamlı sözün ışığında, mevzu bahis kişinin dünyasını keşfetmeye koyulduğumuzda, karşılaştığımız manzara şaşkınlık ve hayranlık verici boyutta. 

Bir tesadüf sonucu küçük dünyasını tanıma fırsatı bulduğum ve artık ömrünün son demlerini, hastalıklarla mücadele ederek geçiren,  küçük dünyanın dev adamı Hacı Mehmet Oğurlu ile karşılaşmak yaşamın monotonluğunda sıra dışı bir durumdu.

O… Suruç gibi olanakların her yönüyle kısıtlı olduğu bir yerde, ilme olan düşkünlüğü ve onu elde etmek için göstermiş olduğu olağanüstü çabayla, saygıyı hak ettiği kadar, hayatta, en önemli olan bilginin kazanılması için sergilediği azim, merak ve sabır  insanı derinden etkiliyor. İlim yolunda; tıpkı, bir uzun maraton koşucusu gibi, ilim parkurunu sarsılmaz bir iradeyle tamamlamaya çalışan, bu Kürt bilgesi, eğitim sürecinin, yaşamın belli bir aralığıyla sınırlanamayacağını, ilim koşusuna hiç ara vermeden büyük bir azim ve sabırla devam etmesiyle çarpıcı bir şekilde ispatlıyor. Şüphesiz, Hacı Mehmet Oğurlu gibi mümtaz şahsiyetler, dünyada gerçek olan şeyin bilgi olduğunu tüm doğallığıyla,  bir kez daha gösterirken, yaşamda, her an boşa giden dakikaların hatta saniyelerin hesapsızca harcanmasıyla ilgili, bir başka çarpıcı ders veriyor.

Hacı Mehmet Oğurlu, Suruçun  Aligor  beldesinde, 1931 yılında doğdu. Ailenin  ikinci çocuğu. Baba çiftçilikle uğraşan kendi halinde biriydi. Oğurlu nun, içinde yetiştiği siyasi ve sosyal koşulları göz önünde bulundurursak… Cumhuriyettin daha ilk yılları… 3 Mart 1924te Tevhid-i Tedrisat Kanunun çıkarılmasıyla, medreselerin kapatıldığı dönemin üzerinden pek bir şey geçmemiş. Kanun çıkmadan önce… Mezopotamyada  yetersiz  ama köklü bir eğitim sistemi vardı. Eğitime önem veren her aile, asırlardan beri varlığını devam ettiren, bu geleneksel yönteme başvuruyordu. Harf devriminden önce, eğitim iki şekilde yapılır. Birincisi medreseler, diğeri de, gezici öğretmen/hocaların vasıtasıyla( arap harfleriyle). Her ne kadar yaygın olmasa da,  Mezopotamyanın bir çok yerinde olduğu gibi, Suruç ovasına bir çok gezici köy öğretmeni/hocası ziyaret ediyordu. Bu hocalar, köy köy dolaşarak çocuklarına eğitim almak isteyen ailelere, daha çok barınma ve yemek karşılığında ders verirdi. Bu eğitim modeli, antik Yunanda, bilgilerini satan sofistleri andırırken; gezici köy öğretmenlerini, aynı zamanda çerçi olarak da nitelendirebiliriz; ama birer bilgi çerçisi olarak!

 

Geleneksel eğitim sisteminin, genç cumhuriyetin harf devrimiyle ortadan kalktığını dolayısıyla eğitim sürecinde, ciddi bir kırılmaya yol açtığını söylemeye pek gerek yok sanırım. Buralarda okullaşmanın yarım yüzyılın çok üzerinde geciktirilmesi(!) daha sonra yeni sürece adapte olmakta zorlanan toplum, uzunca bir süre bunun acısını çekti/çektirdi.

Yaşanan sürece tanıklık edenlerin ifadesine göre, her hangi bir köye gelen kolluk kuvvetleri ve tapu görevlileri,  köyde konuşacak adam bulamazdı. Devlet görevlilerin yarattığı şiddet ve kaos, insanları uzun süreden beri lal bırakmıştı. O günlerin acısının hala unutulmadığını, eski kuşakla konuşulduğunda bu apaçık şekilde ortaya çıktığını belirtmek gerekir. Devletin haşin yüzü, bir çok yanlış tutum ve uygulamalar, toplumun ortak belleğinde o günkü haliyle taptazeliğini koruyor.

Köylüler, sırf meramını anlatamadığından, hakaretler, aşağılamalar sıradan olaylardı. Basit sıradan bir rütbeli bile Suruç ovasında ilahlık iddiasındaydı. Sistematik şiddet ve zorbalık binlerce yıllık uygarlığın temsilcilerin üzerine bir karabasan gibi çökmüş, çılgınlaşan güç karşısında, değil hakkını aramak, olan dahi kayıt altına alınamıyordu. Halkın bir kısmı tepkisini uzunca bir süre, Türkçeyi öğrenmeyi reddederek dışa vurdu. Her türlü zulüm, aşağılama ve bin bir hakaretlerin karşısında afallamış bir şekilde, yeni alfabeye ve dile uzun süre direndiler. Bu yeni dile karşı  kendilerince,  Gandivari(pasif direniş) bir direniş gösterdiler. Fakat zulmün sonu bir türlü gelmiyordu. Halk, çoğu zaman, mecburiyetten bürokrasiyle olan ilişkilerini, ahbaplık kurduğu bir şehirlinin vasıtasıyla yürütüyordu.

Birey ile devlet arasında, üçüncü bir el vasıtasıyla ilişkiler kuruluyor. Üstelik, şehirlinin aleni sömürülerine katlanmak pahasına! Şehirlinin yerini daha sonra bürokrasi aldı. Velhasıl şiddet ve aleni zorbalıklar nedeniyle toplumda uzunca bir süre, hafıza kopukluğu yaşandığını ve bir çok sosyal ve kültürel arızayı beraberinde getirdiğini söyleyebiliriz. Bu kritik safhaya denk gelen, Hacı Mehmet Oğurlu ve onun gibileri, bu toplumsal travmadan ciddi bir şekilde etkilendiler. Eğitimden uzak geçen, çocukluk ve gençlik yıllarından  epey sonra..1960 lı yılların ortasında, Suruç ‘ta  açılan bir iki okul,  bazı duyarlı kesimlerin eğitime olan ilgisini tekrar ortaya çıkarıverdi. Baskı ve yokluklar arasında… Mevcut olumsuz şartlardan, hayli etkilenenlerden biri olan Hacı Mehmet Oğurlu, 1962 yılında, Aligör ‘den, Suruç a taşınmasıyla, öğrenmeye olan merakını hiç kaybetmediği gibi, okuma ateşi sürekli harlandı.

 

Cumhuriyet mahallesinde açılan, Atatürk ilköğretim okulunun gece derslerine devam ederek, bir yetişkin olarak, ilkokul diplomasını geç de olsa almayı başardı. Olanların farkında olan ve okumanın sonsuz hazzına kendini kaptıran oğlunun durumunu yakından takip eden baba Oğurlu, oğlunun öğrenme azmi ve hevesini görünce “Seni, Kahirede bulunan dünyaca meşhur El- Ezher Üniversitesine gönderelim” teklifine daha sevinemeden,  babasının ani ölümüyle tüm hayalleri yıkılmış.

Her ne kadar söylemese de, bu hayalinin gerçekleşmeyişi onda, öğrenmeye olan merakı daha da kamçılamış. Daha enteresan olan,  geçimini, hal pazarında, kabzımal olarak yani meyve-sebze komisyonculuğuyla sağlarken, işinden fırsat buldukça ilim peşinde koşusu, birçok şekilde tezahür etmiş. Seyahatleri bile… bir şeyler öğrenmeye endeksliymiş. Bu yüzden fırsat buldukça;  Batman, Bitlis, Bismil, Cizre, Silvan, Mardin  gibi binlerce yıllık yerleşim yerlerinde kapatılmış olan medreselerden arta kalan, yetişmiş  âlim  ve yüzyıllık eğitim yuvalarını ziyaret ederek , oradaki ilim erbaplarından 1-2 günlüğüne ders alabilmek amacıyla, tatilleri kendince eğitim fırsatına çevirmiş. Dışarıya çıkamadığı dönemlerde ise, Urfa ve civarının, ilim erbaplarını ziyaret ederek ilme olan açlığını gidermeye çalışmış. Keza şehre gelen bir âlim veya hocanın ilk gördüğü sima oymuş. O, bir nevi ilmin dilencisi… Âlimlerin takipçisi konumuna düşmüş…1940 lı yıllarda okula gitme şansı bulamayan…  İçinde çoşkun bir pınar gibi gittikçe artan okuma ve ilim isteği, kendi imkânlarını zorlayarak, nerede ilim erbabı veya âlim varsa oraya koşmuş. Bilginin peşinde koşmak adeta, onda yaşama sevinci olmuş.

 

Hacı Mehmet Oğurlu nun, öğrenme aşkı ve heyecanı…  

80e dayanmış koca ömrüne rağmen hala gözlerinden okunuyor. Farsça beyitleri bir çırpıda okuyuşu ve tercümesi, derin bir hayranlık uyandırdığı kadar, bu değerli beynin tam anlamıyla bir tedrisattan geçmeyişi, Suruç ovasının, ne büyük bir edebi şahsiyeti keşfedemeden kaybettiği, duygusuyla karşı karşıya geliveriyorsunuz. Hemen akla, bu mümbit Mezopotamya coğrafyasında keşfedilmeden yitip gitmiş dehaların izlerini az çok tahmin edebiliyorsunuz.

Yorgun bedeni ve Parkinson hastalığının pençesinde bulunan belleğiyle, haliyle iyice artan unutkanlık… Osmanlıca, Farsça ve Kürtçe şiir ve alıntıları bir çırpıda ezbere okuyuşunu, her gün selamlaştığım birisinden duymak inanılmaz gelse de, bir süre sonra gerçeğin şok edici etkisi yerini hayranlığa bırakıyor. Bin bir emek ve sabırla sahip olduğu bilgileri, Halil İbrahim sofrası gibi teklifsizce ortaya sermesi; bu ibrahimi davranış insanı kendinden alıp götürüyor. Ve o zaman ister istemez  ego amaçlı kariyer peşinde koşanların,  sahip oldukları kuru bilgileriyle çevreye yaydığı nemrudi, pozitivist ve soğuk davranışlar akla geliyor.

 

Koca bir ömürde.. Bin bir emekle elde ettiği bilgileri, teklifsizce paylaşmaya hazır olmasının yanısıra, herhangi bir hodbinliğe girmeden, sergilediği samimiyet; eğitim baronlarının kibrine tokat gibi inen bu naif ve kibar adam; bilgiyle yoğrulmuş bir ruhun, tertemiz yansımalarını, söz ve davranışlarıyla sergiliyor. Her haliyle ilim ırmağının berrak sularından içen, bu bilge adam, Kürtçe olarak güzel sözler ve parlak ifadelerle konuştukça, kelimeler sanki inci taneleri gibi ağzından dökülüyor. Bu durum ilmin kimde olduğu veya olacağı gerçeğini, insanı, inceden inceye düşündürtüyor. Bilgiyle…Ama gerçek anlamıyla bilgiyle yoğrulmuş bir ruhun siluetini  hiç gördünüz mü ?! Çünkü onlar, gerçek bilginin değerini,  büyük bir tevazuuyla söz ve davranışlarında gösterirler.

Okuduğu Eserler

Hacı Mehmet Oğurlu, ilim serüveninde, bir çok alim ve temel eserle karşılaşma imkanı bulmuş. İlim deryasında keşfe yelken açtığı yerleri ve keşfettiklerinin izini sürdüğümüzde, şaşırtıcı durumlarla karşılaşıyoruz. Bir çok medrese kökenli hocadan farklı  dersler almış. Mesela bunlardan, İslam ilmihallerinden olan asırlarca medreselerde okutulan, Şûrunbilâli ve Ebul - Zeyd El Şiblinin eseri olan Nurul-izah adlı kitabı ders olarak okumuş. Okumaktan bahsederken, bir öğrencinin dersi bellercesine, o da, o şekilde bilgileri bellemiş.

O günün şartlarında, kitapların pahalı ve çevirilerin yok denecek kadar az olması, çoğu  orijinal  eseri kaynağından okuma fırsatını bulan  Oğurlu nun, elinde  el yazması eser de bulunuyor. Genellikle okuduğu ve ders aldığı eserler,  Avrupa daki  en köklü üniversitelerden daha eski olan, Mezopotamyada  bulunan dört büyük medresede okutulan temel eserlerdir.

                                        

Ders olarak okuduğu  eserlere gelince… 1970 lı yıllarda, 1 yıl boyunca, Suruç taki Ahmet Bican  camii imamı   M. Ali  Öğreticiden  Feridüddin Attar ‘ın Pend-i Attar (attar ın nasihatleri) farsça olarak okumuş.

Yine bu eserlerden, Cizreli Seyyid Ali Findiki nin divanını, Arapça harflerle Kürtçe olarak okuduğunu. İmam Nebevi in Riyasüz Salihin (Salihlerin Bahçesi) adlı  hadis kitabını Arapça aslından ders aldığını. Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin, Marifetname sini  sıralıyor. Hacı Mehmet Oğurlu; okumak için hiçbir fırsatı kaçırmamış... 2000 yılının sonlarında,  İmam Nesefi´nin Medarikü´t Tenzi´l- ve Hakaiku´t-Te´vil adlı eseri, yani kısaca Nesefi tefsiri denilen iki ciltlik eseri, Bozovalı Suruç Müftüsü Müslüm Çiftçiyle beraber okumuş.

 

Yine sohbet sırasında ders aldığı yerleri, coşkuyla dile getirmesi ‘bilginin verdiği coşku olsa gerek diye kendi kendime düşünüyorum. Yaşam serüveninde, belleğinde iyice yer edinmiş  alimlere  sırasıyla yer veriyor. Yine bunlardan biri olan büyük tasavvufçu, Şeyh Muhammed Bahaeddin Nakşibendi ( Semerkandi). (Hacı Mehmet Oğurlu, okuduğu kitaplardan alıntılar yaparken, anında tercüme yapıyor.)

 

Osmanlıca okuyup yazabilmesi, onun bir çok esere kolayca ulaşmasını sağlarken, bunun yanı sıra yine Fars edebiyatından, Sadinin Gülistanını Farsça  olarak okuduğunu . Yine 1970 yılında, Suruç Müftüsü Ahmet Demir sayesinde üstatla tanışmış. Üstad Said Kürdi/Nursi nin sırasıyla; Mektubat, Sözler, Zühre, Zülfikar ve Sünühatı, okuyup ders aldığı eserler arasındaymış. Onun eserlerini ise, üstadın öğrencilerinden biri olan, Şanlıurfa  Süleymaniye Camisinde, görevli birinden tedarik etmiş. 1970lı yıllarda üstadın öğrencilerinden, Abdülkadir Badıllı(halen hayatta)  haftada bir  gün Suruç a gelip, Risale Nur derslerini verdiğini. Kendisininde, bu derslere katıldığını hatırlatmaktan geri kalmıyor. O derslerden öğrendiği bir sırrı dahi bizimle paylaşıyor... Onun deyişine göre”  Mektubat ta 300 mucize” var.

 

Önceden belirttiğim gibi, Parkinson hastası olan ve bu yüzden sık sık hafıza gelgitlerine uğrayan Oğurlu yla, sık sık  isim, mekân ve tarihler konusunda gelgitler yaşanıyor. Bu yüzden, çoğu zaman bir iki gün konuşmalara ara vermek zorunda kalıyoruz. Ki sırf  belleğini toparlayabilsin diye!.

 

Nakşi-Halid-i yolunun temsilcisi olan… Şamda dergahını kuran…  Urfa ve civar illerinin yanısıra  yetiştirdiği halifelerini/şakirtlerini ta 1800 lı yıllarda   Endonezya, Afrika ve Kafkasyaya  Kürtçe konuşmaya(!) değil, islami bilgilerin öğretilmesi için gönderen  ve civarımızda(Suriye ile sınırlar çekilmeden çok önceden, Suruç, ticari, kültürel ve ekonomik ilişkileri, Halep ve Şam kentlerine bağlıydı) yaşamış olan, Said  Kürdi/ Nursi den önceki büyük müceddid  Mevlana Halid-i Kürdi/Bağdad-i ye konu geliyor. Ders aldığı âlimlerden Mevlana Halid-i Kürdi ile ilgili bilgileri paylaşırken, şu beyitti dile getiriyor …”Mevlana Halid–i Kürdi,  tarikat giş birdén” , bu Kürtçe deyimin anlamı, Mevlana Halidin ortaya çıkışıyla, tüm tarikatların önünü kestiği ve mevcut ilimlerin hepsini kendinde topladığı yönünde. 

Bahsettiği Mevlana Halid-i Kürdi için bir parantez açmak gerekir. Çünkü, Türkiye ve Ortadoğu toplumun dinsel ve siyasi hayatında çok etkili olan, bu büyük alim halen etkisini sürdürüyor. Mevlana Halid-i Kürdi ilim için, bir çok yeri dolaşıp,  en son  Hindistanda Dehlevi nin yanında bir yıl kaldıktan sonra, büyük alim Dehlevi den icazet alarak, Suriyeye gelip kendi dergahını kurmak suretiyle, Nakşilik tarikatının etkinliği günümüze kadar geliyor. Nakşibendîliğin büyük âlimi Dehlevi den aldığı icazetle tarikatın beş kolunu kendinde toplayarak, yeni bir açılım başlatan, bu büyük alim hakkında böylesine bir deyim türetilmişti. Hatta,  Dehlevi,  Hindistana kadar yanına  gelip de icazet almak isteyenlere ” yanıma gelmeyin onun yanına gidin”  diye Mevlana Halidi Kürdi/Bağdadiyi  gösteriyordu.

Hacı Oğurlu, konuşmasını sık sık, okuduğu kitaplardan ilginç yaşanmış kıssalara, kasidelere ve şiirlere uzun uzun yer vermesi(hepsine yer vermemiz mümkün olmadığından) var olan ortamı daha renkli kıldığı gibi, bilginin paylaşmakla gerçek mahiyetini kazandığını daha iyi anlıyoruz.   

 

Bu arada Abdulhadi Cumanlı nın, Said Kürd-i/Nursi nin  Urfada vefatı üzerine  yazdığı  Kürtçe kasideden ezbere bir pasaj okuyan Oğurlu dan,  çevirmeye  çalıştık…

Hepiniz gelin, doğu ve batının Müslümanları…

Gelin.. hepimiz feryadı figan edip, ağlayalım.

Ah kederliyim ah kederliyim,  huzurum/rahatım yok..

Çok inliyorum, inlememde kalbimin derinliklerinde.

Kast etmiş Urfa ya geleceğim diye, nurlu zat!

Kalbimde gözyaşı ve kan akıyor.

Kast etmiş Urfa ya varacağım diye..

Yüz bin bar nur, Urfa ya doğdu.

Aniden, onların üzerine bir iyilik yağdı.

Allah, çok lütf-ihsan, verdi (Urfaya )

Chevroletle Hac Yolculuğu ve Tebük te Çiğköfte Partisi

Hacı Mehmet Oğurlu, 1975 yılında Hac farizasını yerine getirmek için arkadaşlarıyla yaptığı Hac yolculuğu, es geçilecek gibi değil. Hac farizasını yerine getirmeye karar veren 5 kafadar, uçak ve otobüs tercih etmeyip, ortaklaşa aldıkları 1975 model Amerikan  Chevrolet arabayla, gitme kararı almışlar. Seyahat için, her birisine düşen 3-3.5 bin lira yol ve konaklama masrafını bir araya getirerek  17,500 liraya bir araba satın almışlar.

Manevi yolculuğa Suriye nin  Şam kenttinden başlamışlar. Yanlarına aldıkları öte beriyle birlikte,  çiğ köfte takımınıda  unutmamışlar. Şamda başlayan yolculuğa, Hacı Mehmet Oğurlu  Arapçasıyla  rehber, Kilisli Hacı Fakri İlikli de şoför olarak geze geze yola koyulmuşlar.

Ekip, Şamda bir iki gün konaklayıp manevi yerleri gezdikten  sonra, çiğ köfte için et tedarikinin  ardından, gönüllerince seyahat etmişler. Hatta yol güzergahı üzerinde bulunan, Tebük şehrinde tam Urfalılara yakışırcasına, çiğ köfte partisi bile vermişler. Mekkeye ulaştıklarında…  Mahşeri bir kalabalık ve konaklayacakları bir yer yok. Hemen orada göçebelik ruhuyla şehrin dışındaki açık arazide, bir çeşmenin yanında ulu orta konaklamışlar. (Mekkeli idareciler , civardaki çobanların hayvanlarını  sulayabilmesi için, çeşmeler yaptırmışlar) Gündüzleri, hac farizasını yerine getiren beş arkadaş, geceleri, yer yatak yıldızlar yorgan olacak şekilde  dinleniyorlarmış. Açık alanda 20 gün boyunca, hac farizasını yerine getiren beş arkadaşın , rahatlığın nedeni, arabaların olmasıymış tabiî ki!.

Yine  sabah erken saatlerde, Kâbeyi tavaf etmek için, Mekke ye indiklerinde. Arabayı büyük bir park alanında bırakarak, ibadet için oradan ayrılmışlar. Öğle yemeği ve dinlenmek için, tıklım  tıklım dolu olan araba parkına geri döndüklerinde, birde ne görsünler beyaz fistanıyla, zebellah  gibi  Mısırlı bir fellah araba bagajının üzerinde oturmuş aval aval etrafına bakıyor.

Beş arkadaş onu  kaldırmak için ne kadar yalvarmışsa, adam  hiç oralı bile olmamış. Meramlarını anlatmalarına rağmen,  adam kalkmayınca, Hacı Mehmet Oğurlu nun  ‘Suruçlulara özgü politik zekası  devreye girmiş… Mısırlı Fellaha,  “ Allah aşkına  bize müsaade et, oturduğun yerde erzakımız var. Kalk, yemek yiyeceğiz... Dinleneceğiz.” Diye.  Mısırlı ona kayıtsız bir ifadeyle iyice baktıktan sonra “Allah inse de ben kalkmam” diye kestirip atmış.  Oğurlu “ Nerelisin diye sormuş..” Mısır-Kahire” diye  gururla cevap vermiş..  “Kaç milyonsunuz”, deyince Mısırlı yine şişinerek  “30 milyon “… “ Onun için 3 milyonluk İsraille başa çıkamıyorsunuz. Utanmadan  gelip  bizim yeri işgal ediyorsun” demesiyle iyiden bozulan Mısırlı,  işgal ettiği yeri terk etmiş.(Arap-İsrail arasında 6 gün ve Yom Kippur savaşların üzerinden pek bir süre geçmemişti). 

 

Hac sırasında yaşadığı kimi ilginç olaylar, deforme hafızasına rağmen güncelliğini koruyor. Bunlardan en ilginci,  5 arkadaşın 400 riyala aldığı kurbanlık devenin başına gelenler... Oğurlu tanık olduğu  sahneyi şöyle anlatıyor…” Kurbanlık için aldığımız deveyi, orada kasaplar hemen kesti. Ondan sonra, greyderler geldi, kurbanlık devemizi açılmış olan büyük çukurlara atıp üstünü kapattılar. Etlerin kokmaması ve hastalık yaymaması  için bunu yaptıklarını söylediler. Allahın evinde bu ziyanı görünce bir tuhaf olduk. O kadar aç insanlar aklıma geldikçe, o sahneyi unutamıyorum.”

İlginç bir ayrıntıda, deveden bir gram yemeden, onun yerine et ihtiyacı için bir oğlak kesmeleri. Oğurlu, arkadaşlarıyla yaptığı keyifli hac yolculuğunu hayatı boyunca, unutamadığını söylemeden edemiyor. Onun deyişiyle, sonbaharda, yani eski hesaba göre narın hasadı zamanı, hac yolculuğunu gerçekleştirmişler.

 

Eşi izin vermeyince memurluk yapamadı

 

Bu arada devlet  memurluğun hor görüldüğü  dönemlerde..Yani;1960 lı yıllarda,  önüne çıkan devlet memurluğu fırsatını, sırf hanımının rızasını alamadığından, elinin tersiyle ittiğini belirtiyor. O yıllarda,  Suruç Müftüsü Badin Alağanın düzenlediği Kuran  okuma yarışmasına katılmış. Müftü Alağan  “Gel seni kadrolu imam yapalım, birçok hocadan bilgilisi ve düzgün okuyorsun”, teklifine rağmen, hanımı “ Memur olacakmış!!! Gidip ölü mü yıkayacaksın?!”, diye tepkisini ortaya koyunca vazgeçmek zorunda kalmış. Sohbeti sırasında  en çok da elinden kaçan memurluğa hayıflanıyor. Şu anda emekli aylığıyla geçinen, Hacı Mehmet Oğurlu içimizdeki bir ‘ben olarak,

sahip olduğu vasıfları paylaşmak adına naçizane bir girişim olarak görülebilir.

Şüphesiz… Kitapların bol olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Hatta bırakın kitabı, internet, kağıt kavramını bile yok etmek üzere. Oğurlu nun bizim için birkaç kitabı sayması, belki çok önem arz etmeyebilir. Fakat 1940-1950 yıllarda, değil kitap bazen gazete parçasını bulmak, öyle pek kolay bir şey değildi. Kitap ciltleri, çok nadir olarak ilim erbapların elinde bulunurdu. Onun için bugünün bolluğuyla, dünün yokluklar içerisindeki özveriyi, hiçe saymama gafletine düşmemek gerektiğine inanıyorum.

Bu arada kişisel izlenimimi siz değerli okurlarla paylaşırsam. Bilgiyle donanımlı insanlar, hiçbir zaman değerini yitirmediğini; buna en güzel örnek, yaşlılığı çekilmez kılan vasıfların bile, ancak bilgi olduğunda, geçerliliğini yitirdiğini belirtmek gerekir. Ömrünü ilimle geçirmiş yaşlılarla sohbetin tadına varılamadığını, günlük yaşamın pratiğinde sıkça karşılaştığımız bir diğer olgudur.

Diğer bir önemli husus da; bilgiyle haşır neşir olan ve onu gerçek anlamıyla özümsemiş insanların tavırlarına baktığımızda, tuhaf ve şaşırtıcı bir durumla karşı karşıya geliriz. Bu tür insanların masum ve çocukça bir ifadeleri var. Velhasıl-ı kelam; ilim ırmağında gerçek anlamıyla yıkanmış ruhlar, yaşamda hiçbir şekilde kirlenmiyor, her daim pırıl pırıl parlıyor... Ve gökyüzündeki yıldızlar, o, ruhlar olabilir...

Not: Hacı Mehmet Oğurlu kısa bir süre  önce yaşamını yitirdi..

 

Anahtar Kelimeler:
1
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner8

banner6