Öne Çıkanlar gündem VERİLECEK suç duyurusu adam Sivas

'SAHTE MAĞDURLAR' VAR!

(Röportaj: Hüseyin ÖZKAN-İPEKYOL)

Bugün 28 Şubat sürecinin yıldönümü. 28 Şubat 1997’de dönemin Refah-Yol Hükümetine verilen askeri muhtırayla başlayan ve kimilerinin ‘balans ayarı’ kimilerinin ‘bin yıllık sürecek’ kimilerinin de ‘postmodern’ darbe dedikleri sürecin üzerinden tam 18 yıl geçti. O dönemde eğitimden hukuka, siyasetten medyaya kadar Türkiye birçok alanda köklü değişimler yaşandı. Birçok insan dinî inançları ve yaşayışlarıyla ya eğitimlerine ara vermek zorunda kaldı ya işinden atıldı ya da bazı soruşturmalar geçirdi. O dönemde üniversitede öğrenci olan ve kılık kıyafet baskısı yüzünden okulu bırakmak zorunda kalan yazar ve aktivist Mehmet Pala ile o günkü süreci ve bugüne yansımalarını konuştuk.

 

Kendinizi kısaca nasıl tanımlarsınız?

Mehmet Pala, 5 erkek, 2 kız kardeş, ayrıca bir üvey annesi olan bir Urfalıdır. İlkokul, ortaokul ve liseyi Urfa’da okudum. 1993’ten 2009’a kadar da bir üniversite maceramız oldu. 16 yıllık bir üniversite hayatımız oldu. İlki Dicle Üniversitesi Eğitim Fakültesi Kimya’ydı. Kazandım, fakat gitmedim, çünkü o dönemde faili meçhul cinayetler vardı Diyarbakır’da. O dönemde aynı harekete mensup bazı arkadaşlarımız da orada öldürülüyorlardı.

 

Faili meçhullerden dolayı mı gitmediniz? O zaman ilk mağduriyetiniz bu olaylar oldu…

Ondan dolayı gitmedik. Hem arkadaşlarımızın uyarıları hem de biz çekindik gitmedik. Sonra Harran Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümünü kazandım. Bir yıl da orada okuduk. O anki haleti ruhiye ve o anki psikolojimizle çevre mühendisliğindense bir öğretmen olarak faydalı olabileceğimiz anlayışıyla kalkıp tekrar sınava girdik. Yine Harran Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Fizik Bölümüne üniversite sınavıyla geçtik. 96’da oraya geçtik. 97’nin son dönemlerinde adına 28 Şubat darbe süreci dedikleri bir süreç yaşandı. O dönemde sayın merhum Erbakan’ın başında olduğu Refah Partisi devrilmesi ve bir dizi olaylar yaşandı. Tabi buna 28 Şubat Darbe Süreci diyorlar.

 

Siz 28 Şubat sürecini nasıl tanımlıyorsunuz, sizde nasıl bir intiba uyandırdı?

28 Şubat darbe sürecini o gün hissettiğim ile bugün hissettiğim arasında biraz fark var. O gün neydi; o gün ben bir üniversite öğrencisiydim. İslami bir camia ve cemaat içeresinde yaşamımızı devam ettiriyorduk. Bazen sakallı ve bazende sakalsızdık. Fakat 1997'den sonra bir yasak geldi ve kılık kıyafete muhalefetten bizim sakalımızı sorun ettiler. Halbuki benim sakalım bir ergenin sakalıydı. Bazen bırakıyordum bazen kesiyordum. Bir yasakla engellenmek istedikleri için bizde farzı ayinmiş gibi bu sakalı kesmedik ve üç yıl devam ettik. 2000 yılına kadar derslere bizi almadılar. 5 Ocak 2001 yılında ise ben okulu bıraktım.

 

Baskılardan dolayı mı bıraktınız?

Baskılardan ziyade zaten kılıf kıyafete muhalefetten soruşturma açmışlardı. Bunun dışında ise televizyonlarda Müslümanların çirkin görüntüsü gösterilerek toplum içerisinde muhalefet eden Müslümanların hepsine müdahil oluyorlardı ve müdahale ediyorlardı. O müdahalelerde bazen insanın geleceğini karartacak şekilde oluyordu. Mesela domuz bağı ile öldürülmüş insanların görüntülerini, bazen cinsel sapıklara varan din adamların ilişkileri olan vb. kötü ve çirkin görüntülerini göstererek istedikleri kişileri terörize ederek tutuyorlardı. Bunlar bizi de etkiliyordu. Niye etkiliyordu diye sorarsanız. Biz üniversitede kılık kıyafet ve başörtüsü eylemleri yapmıştık. Dolayısıyla böyle terk etmek zorunda bırakıldık. 28 Şubat nedir derseniz bugün gördüğüm kadarı ile uluslararası bir müdahaleydi. Bir boyutu buydu. Yani yeni dünya düzeni olarak tanımlıyorlardı 1980'den sonra. Amerika ve batı merkezli Ortadoğu’ya yeni bir düzen veriyorlardı. Bugün de ‘Büyük Ortadoğu’ diye adlandırılan büyük projenin ön çalışmasıydı. Hani Arap Baharı diyorlar ya bizide bir nevi buna hazırladılar. Devlet terbiyesi görmemiş İslamcıların 1980'den sonra hazırlanmasıydı biraz.

 

Bugünkü ortam için mi hazırlanmasıydı?

Yani o günküMüslümanlar İslam Şeriat Devleti istiyorlardı. Yani Nurcular, ‘biz devletin içine sızarak bunu başaracağız’ diyorlardı. Milli Görüşçüler, ‘biz bunu siyaset ile yapacağız’ diyorlardı. Fakat radikal tevhidi Müslümanlar da ‘biz İslam devrimi yaparakTürkiye'ye hakim olacağız’ diyorlardı. Fakat öyle bir mengeneden geçirildi ki, bu camialar, ondan sonra demokrasi ister hale geldiler. Demokrasiyi küfür ve şirk olarak görenler bu süreçten sonra demokrasiyi savunur hale geldiler ve sisteme entegre oldular.

 

Peki, başarılı oldular mı?

Başarılı oldular tabi. İslamcıları sisteme entegre ettiler ve bu sistem dediğimiz Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki sistem değil küresel sisteme entegre oldular. Hatta Arap Baharını burada başarılı olduktan sonra devreye koydular. Yani ne diyordu Sayın Recep Tayyip Erdoğan? 'Biz Berlusconi ile beraber Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanıyız.' Yani kendini öyle tanımlıyordu. Bir vazife almıştı ve bir misyon edinmişti. Bugün Ortadoğu’nun kan gölünü dönmesinin nedenlerinden birisi de 28 Şubat süreci. Bir boyutu buydu ve bu süreç devam ediyor yine. Aynı şey AK Parti Hükümeti döneminde de devam ediyor. Mesela 28 Şubat dönemindeki, o süreçteki irtica operasyonları ne ise Ergenekon operasyonlarıda aynıdır. O zaman İslamcıları sisteme entegre etmek için İslamcılara irtica operasyonları yaptılar. Fakat bu yeni oluşan sisteme Kemalistlerin müdahale etmemesi için bu sefer Ergenekon adıyla Cemaat ve AK Parti ile beraber Kemalist elite bürokrasi, yargı ve askeriye içerisinde Kemalistlere operasyon yaptılar.

 

Bunu karşı bir darbe, bir rövanş olarak görüyor musunuz?

Aslında bu oyun havası hep aynı çalıyor. Hangi oyun havasının çalınacağını hep aynı güç belirliyor. Sadece tokmağı tutanlar farklı. Yani daha önce Kemalistlerle yaptılar. Şuanda muhafazakarlar ile yapıyorlar. Yani mesela daha önce üniversitelerin ikna odaları bölüm başkanlarının ve disiplin odaları iken; bugün ikna odaları ise muhafazakar sivil toplum örgütlerinin dernek binalarıdır. Cemiyet binalarıdır; hatta bazı cami ve mescitlerin hücre odalarıdır. Bu ikna odaları devam ediyor. O 28 Şubat süreci nedir? Bir balans ayarıdır. Türkiye’nin alışık olduğu birşey aslında. 1950'li yıllardan beri devam eden darbe sürecidir. Fakat dünya değiştikçe darbelerinde şekli değişti. Değişen şartlara koşullara uygun darbeler oluşturuyor. Bir de ilginç bir durum var. Mesela o günün mağdurları var. Birde gerçek mağdur olmayıp mağdurluk edebiyatı yapıp bununla geçinen var. Bizim öğrencilik dönemimizde üniversiteyi terk eden; yani o günler hala benim aklıma geldiği zaman içimin acıdığı durumlar ile karşılaştık.  Düşünün bir başörtülü peruk ile okula gelmiş. Onun o perukunu indirme süreci, takma süreci yani tüm bunları göz önüne getirdiğiniz zaman insanın psikolojinin alt üst ediş hikayesidir. Bir kısmıda üniversiteleri terk etti. Mesela bizim fen edebiyat fakültesi kimya bölümünde terk edenler vardı. Ziraat mühendisliğinde terk edenler vardı. Tıp fakültesi ikinci sınıfta, dördüncü sınıfta üniversiteyi terk eden kız kardeşlerimiz vardı.  Okulun tek sakal problemli öğrencisi de bendim. Çünkü ilahiyat fakültesindeki bütün öğrenciler sakallarını kesti, hocalarına kadar. Hatta beni ikna etmeye onlar geliyordu. Fizik bölümündeki üst sınıftan arkadaşlar geliyordu. ‘Sakalını kesersen öğretmen olursun, öğrencilere faydalı olursun’ diyorlardı. Benim onlara söylediğim şey ise ‘Sen bir üniversite öğrencisi olarak istediğin şeyi yapamıyorsan, bir devlet memuru olarak nasıl yapacaksın.’ Böyle bir şeydi yani.

 

Bugünkü iktidar kendini dindar, muhafazakar olarak tanımlıyor. Bunlar iktidara gelirken İslami referansları bir tarafa mı bıraktılar? Bazı değerlerden vaz mı geçtiler iktidara gelebilmek için?

Bizim din anlayışımız, din algılayışımız devletçi bir din algısıdır. Güce de tapınır bir anlayıştır. Bu ta Ümeyye oğullarına kadar gider. Muaviye, Yezide ve ondan bugüne kadar getirebiliriz. Bizim üzerimizde tesiri olmuş. Kendi öz değerleriyle ‘ben gelip toplumu değiştireyim’ iktidardan bağımsız, böyle bir düşünce yok. Böyle bir düşünce yeni bir düşüncedir. Sünni toplumda ‘ben devletten bağımsız olarak, otoriteden bağımsız, İslami referanslarımla geleyim, toplumu değiştireyim’ anlayışı yoktur.

 

Ne vardır peki?

İktidara sığınarak bir şey yapma vardır. Dolayısıyla burada Fethullah Gülen Hoca ile Recep Tayyip Erdoğan arasında çok da bir fark yoktur. Neye sığınmışlardır? Onlar da Amerika’ya sığınmışlardır. Amerika’nın onayını alarak, Amerika’nın çerçevesini çizdiği bir şekilde iktidar olmuşlardır. Dolayısıyla bu anlayış referanslarını sana terk ettiriyor zaten. Referansların bir kısmı zaten seni böyle bir ilişkiye götürüyor. Fakat 70’li yıllar ile 90’lı yıllar arasındaki İslamcı okumaların içi boşaltıldı.

 

Nasıl boşaltıldı?

Sistemde muhalefet üreten bir içerik edinmişti İslami hareket, İslamcılar. Fakat AK Parti’nin bu 28 Şubat döneminden sonra iktidara gelmesiyle bu içerik de tüketildi. Yani tipik bir sağcı muhafazakarlık ortaya çıktı. İslamcılar sisteme entegre oldular. 28 Şubat döneminde mesela o süreci işletenler hayatın bütün alanlarına nasıl müdahale ettilerse, ekonomik alana müdahale ettiler, eğitime müdahale ettiler, yargıya müdahale ettiler, medyaya müdahale ettiler. En önemli ayaklarından bir tanesi medya zaten. AK Parti döneminde ise ekonomik zengin sınıf değişti. Eğitime el attılar. Bu eğitime el atmalar uzun dönemli düşünülen şeyler değil, ideolojiktir. Ve eğitim sistemini felç eden müdahalelerdir. 28 Şubat’ta imam hatiplerin önünü kesme çabasındayken de bunu yaptılar. AK Parti döneminde de imam hatipleri yüceltmek, çoğaltmak için aynı hatalar yapıldı. Yani bu süreç Türkiye’de devam ediyor.

 

28 Şubat döneminde en önemli alan olarak medyaya müdahale edildiğini söylüyorsunuz bugün de böyle müdahale yok mu?

O zaman 28 Şubat’a alkış tutan boyalı basın, kartel medyası dediğimiz şey vardı. O dönemde irtica eylemlerini, irtica operasyonlarını buna arkasına alarak yapıyorlardı. AK Parti Hükümeti döneminde de muhafazakar basın, iktidardan besinin, gıdasını alan bir medya ile operasyonlar yapılıyor. Bu ayak uydurmayan gazeteler kapanmak zorunda kaldı. Televizyonlar el değiştirdi. İçerikleri değiştirildi. Bu gidişata direten gazeteciler işinden atıldı. 28 Şubat’la ilgili kendi tarafgirliklerimizin, gettomuzun hapishanesinden çıkıp gözlemlersek, 28 Şubat devam ediyor, 28 Şubat’tan önce de vardı. 28 Şubat’ta bizim çektiklerimiz çok önemli değil. Örneğin 28 Şubat’ta kaç kişi ölmüştür? 28 Şubat operasyonlarında kaç kişi canını kaybetmiştir? Buna rastlayamazsınız; ama 91-92-93’te Kürdistan’daki bazı İslami yapılardan onlarca arkadaşımız şehit edilmiştir. Hala bizim cezaevinde arkadaşlarımız var. İslami Halk Hareketi mensubu arkadaşlarımız hala cezaevindedirler. Onun ötesinde Kürtlerin yaşadığı 28 Şubat çok daha eskidir. Burada herkes kendi ölüsüne ağlıyor. Burada olaya parçalı olarak yaklaşılıyor. Dediğim gibi her sefer tokmağı başkasının eline verdikleri için kimse herkesin ölüsüne ağlamıyor.

 

Nasıl engellenebilir böylesi süreçler, darbeler?

Eğer biz, İslamcılar vakti zamanında Kürtlerin ölüsüne ağlamış olsaydık, 28 Şubat’ta yaşadıklarını yaşamazlardı. Eğer Kemalistler vakti zamanında irtica operasyonları yapılırken, mürtecilere ağlamış olsalardı, Ergenekon’a maruz kalmazlardı. Eğer Fethullah Gülen Hareketi, 28 Şubat darbesinde, 12 Eylül darbesinde darbecilerle beraber olmasaydı, darbeye maruz kalanlara ağlamış olsalardı, bugün sayın cumhurbaşkanının böyle pervasızca, ‘paralel yapı’ diyerek aynen irtica operasyonları yapıldığı gibi, Ergenekon operasyonları yapıldığı gibi, Fethullah Güven Hareketine bu operasyonları çok rahat yapamazdı. Niye çok rahat yapıyorlar. Çünkü herkes kendi ölüsüne ağlıyor. Ben, 28 Şubat’ı yaşayan biri olarak ve diğer yaşayanları gözlüyorum. Mesela FethullahGülen Cemaatine, Hizmet Hareketine ‘oh oh’ diye seyrediyorlar. Oysa bu ne kadar ahlakidir? Hem ona ‘oh’ çekip, öbür tarafta 28 Şubat’ı anma, hatırda tutma, onunla ilgili program yapma ne kadar ahlaklı bir şeydir? Biz, toplu bir yas tutmadıkça, bu darbeler karşısında durmadıkça bu 28 Şubat devam edecektir. ‘Bin yıl’ diyenler başka şeyi kast ediyor. Ben ‘bin yıldan beridir vardır, bin yıl da devam eder’ diyorum. Çünkü herkes kendi ölüsüne ağladığı için. Bu toplumda benim huzurlu olabilmem için benim diğergam olmam lazım. Başkasının başına bir iş geldiği zaman benim sahip çıkmam lazım. Bu Kemalist olabilir, bu solcu olabilir, bu ülkücü olabilir, bu İslamcı olabilir, Ermeni olabilir, Hristiyan olabilir, Yahudi olabilir. Kim olursa olsun, biz burada bir arada yaşıyoruz. Birisine yapılmış haksızlığı kendimize yapılmış gibi kabul etmedikçe biz bu 28 Şubat’lara maruz kalırız. 28 Şubat’ta yapılan ne ilk olacak ne de son. Bir öncesi vardı. Kürdistan’da Müslümanlara yapılanlar ve 28 Şubat sürecinde vakıflara, derneklere, tarikatlara yapılanlar ve ondan sonra Kemalistlere yapılanlar ve şimdi de Fethullahçılara yapılanların hepsini böyle sıraladığımız zaman aslında bunun devam eden bir süreç olduğunu göreceğiz. Mazluma haksızlık yapıldığı zaman buna direnebilme ahlakı bizde oluştuğu zaman inşallah bu 28 Şubat’lar biter.

 

Peki toplum yeterince bu süreçleri anlayıp, algılayabiliyor mu?

Bu darbeler zaten beraberinde bir toplum mühendisliğini getiriyor. Toplumda bu mühendislik yapılırken, toplumda cemaatler vardır. Tek dini cemaatler değil, sivil toplum örgütleri vardır. Bu mühendislikler bunların eliyle işletiliyor. Tarikat şeyhinin eliyle işletiliyor. Cemaat liderinin eliyle işletiliyor. Köşe yazarlarıyla, kanaat önderleriyle, cami imamlarıyla bütün bunlarla bu toplum mühendisliği yapılıyor. Bu darbelerin arkasındaki güçler, bir ark açıyorlar ve bizi, toplumu buradan akıttırıyorlar. Biz ne olduğunu bilmezden akıyoruz. Ve o akarken de sanki bizim irademizle akıyormuş gibi kabul ediyoruz. İslamcılar için diyorum, STK nedir bilinmezdi. Bir arada yaşamı çok az kişi gündeme getirdi, Ali Bulaç gibi. Fakat ne zamanki balyozla kafalarına vuruldu, ondan sonra demokrat kesildiler. Bir arada yaşamayı ister oldular İslamcılar. Fakat burada sanki biz istiyormuşuz gibi görünüyor, aslında biz etkiye tepki gösteriyoruz. Bizden kaynaklı bir şey değil. Biz gerçekten demokrat olduğumuz için bunu istiyoruz değil bu. Biz gerçekten bir arada yaşama kültürüne sahip olduğumuz için bunu istiyoruz değil bu. Bunlar bize yapılan darbelere, gelen baskılara karşı olmadığımız halde, içini doldurmadığımız halde, bizde karakter, özde kişilik haline gelmediğimiz halde biz bazı şeyleri talep ediyoruz. Bir Müslüman ne kadar demokrat olabilir? Bir Müslüman ne kadar bir arada yaşama kültürüne sahip olabilir? Ümeyye oğullarından bugüne kadar gelen İslam kültürüne sahip olanlar ne kadar sahip olabilir? Ben, toplumun bu algılamadığını, anlamış olsaydı bugün hala 28 Şubat yaşanmazdı.

 

O dönemde gerek muhafazakar kesimden gerekse de diğer kesimlerden hem Erbakan’a hem de o dönemdeki cemaatlere, tarikatlara yönelik bir eleştiri vardı. İşte Aczmendilerin yürüyüşü, Erbakan’ın şeyhlere iftar yemeği vermesi, Kudüs gecesinin düzenlenmesi gibi örnekler gösterilerek muhafazakarların da bu sürece zemin hazırladıkları söylendi. Sizin bu konuda yaklaşımınız nedir?

Kurtla kuzunun hikayesini anlatırsam biraz daha iyi anlaşılır. Kurt, tepede suyun başında. Suyun aşağısında ise kuzu var. Yukarıdan kurt, kuzuya ‘suyu belleme, suyu çamur etme’ diyor. Kuzu da ‘merhamet et, kurt kardeş, sen yukarıdasın ben aşağıdayım, ben suyu bulandırsam bile sana ne zararı var’ diyor. Eğer kurt, kuzuyu yemeye niyet etmişse mutlaka bir suç bulur. O süreci yaşayan birisi olarak Aczmendiler ne yaptı ki, Aczmendileri suçluyoruz. Elbisesi mi, sakalı mı? Bunlar temel insan hakları içerisinde yer alan şeyler değil mi? Onların değnekle yürümeleri kime ne zarar verdi? Niye burada Erbakan’ı suçluyorlar ki? O başbakanlık, cumhurbaşkanlığı saraylarında kimler yemek yemedi ki. Bir hocanın, bir cami imamının, bir şeyhin yemek yemesi niye anormalleştiriliyor? Niye bu kadar ötekileştiriliyor bunlar? Bunu söyleyenler bence bir gerçeği kaçırıyorlar. Suçu bunlara atarak, asıl suçluyu kamufle ediyorlar. Yani suçu kuzuda buluyorlar. Suçu Erbakan’da, Aczmendilerde, bir camide oturup çocuklara Kur’an dersi veren Müslümanlarda bulmak bu kurdun kurtluğunu örtmek içindir. 28 Şubat’taki asıl iradeyi örtmek içindir. Küresel çaptaki bu müdahalenin buradaki taşeronlarını suçsuz kılmaktır. Bunu da o zaman en fazla işleyenler kimlerdi? Zaman gazetesiydi. O mantıkta olanlardı. Yani ‘Hoca Efendi’ydi. Bugün ‘Hoca Efendi’ ve cemaati acaba bu yaptıklarını sorguluyorlar mıdır? Bunu da sormak lazım. O gün bunu söyleyenler bugün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’nın cumhurbaşkanlığı sarayında kimlere yemek verdiğini görüyorlardır. IŞİD’cilere kadar, Nusracı’lara kadar uluslararası herkesin ‘terörist’ dediği kişileri bile misafir ediyor. Buna karşı olduğum için bunu söylemiyorum. Erbakan’ı bu şekilde suçlayıp, Müslüm Gündüz’ü veya diğer bazı radikal Müslümanları suçlamak ve bunları görmemek bence bazı gerçeklerin üstünü örtmektir.

 

 

-BİTTİ-

Anahtar Kelimeler:
1
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner8

banner6