Bu dünyaya imtihan ve tekemmül için gönderilen insanlar, Yüce Yaratıcı tarafından eşit haklara sahip kılınmışlardır. Onlardan adilane, hakkaniyetli bir hayat yaşamaları, birbirlerinin hak ve hukukuna saygılı olmaları, zulüm etmemeleri istenmiştir.  Hayatlarını ve haklarını korumak için “bencillik” duygusuyla donatılmışlardır. Ancak imtihan gereği sınırsız olarak verilen bencilik duygusu, her hak ve faydayı yalnız kendine istediğinden güçsüzlerin hakkını gasp etmeye, bu uğurda haksızlıklar ve zulümler yapmaya meyillidir. Bunu önlemek ve insanlar arasında adaleti sulh ve huzuru sağlamak için peygamberler görevlendirilmiş, din gönderilmiştir. Hatta ibadetlerin temel amaçlarından biri de haksızlıkları önlemek üzere gönderilen Allah’ın kanununu insanlara hatırlatmaktır. Zulümlerin yok edilip adaletin ve huzurun tesis edildiği bu durum, Asr-ı Saadet başta olmak üzere zaman zaman kısmen gerçekleşmiş olsa da insanlık tarihinde ne yazık ki çoğunlukla sağlanamamıştır. İnsanların çoğunluğu kendilerine adalet, eşitlik, huzur ve gerçek özgürlük sunan Allah’ın dinini kabul etmemişler, peygamberleriyle mücadeleye ve savaşlara girişmişlerdir.

İnsanların çok azı hariç, çoğunluğu korku olmazsa çıkarı için haksızlık yapmaktan, suç işlemekten çekinmez. Haksız olarak güç elde edenler onu zulümde kullanır. Bu itibarla suç ve haksızlığı önlemede müeyyidenin, caydırıcı cezaların yani korkunun önemi büyüktür. Allah’tan korkmayan şeytanın kulları, Allah’ın kulundan korkmalıdır ki dizginlenebilsinler. Hele günümüzde olduğu gibi suçlulara akıllarına bile gelmeyen çeşitli haklar tanınsa, korku da yok, ceza da caydırıcı olmaktan uzaksa, suçların önlemesi mucize olur, suçlunun suçtan vazgeçmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.

Devletler, yasalar, mahkemeler, ceza ve adliye sistemi, toplumda mağduriyetleri önlemek, suçsuz masumları ezdirmemek, onları korumak içindir. Ama uygulamada böyle olmadığını, suçsuzların değil, suçluların korunduğunu görüyoruz. Masumların ve mağdurların dikkate alınmadığı, ihmal edildiği bir adalet anlayışı da suçlularla ortaktır, zulümdür.  

Yasa yapan merciler, toplum yöneticileri ve toplum mühendisleri, onlarda sorun yok hesabıyla suçsuzları dikkate almazlar, bütünüyle suçlularla ilgili "acaba"ları açıklığa kavuşturmak ve haklarını korumaya yönelik bir çaba içine girerler. Suçun işlendiğine dair kuvvetli şüpheleri hatta delilleri, sanığın lehine yorumlar ve değerlendirirler. Onun için suçluları veya zanlıları korumaya odaklanmışlardır. Bundan dolayı suçsuz kitlenin, mağdurların haklarını düşünmezler veya ihmal ederler. Onlar dikkatin dışında kalırlar. Oysa suçluyu korumaya odaklanmak, mağdurun ona ezdirilmesi demektir. Suçsuzsun hakkının çiğnenmesine yol açar ve bu da zımnen suçu teşvik etmek anlamındadır.

Hukukta "Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz." Şeklinde ifade edilen önemli kaziye, aslında masumiyeti korumak içindir. Ama suçluların korumaya alındığı bir zırh ve kalkan haline getirilmiştir. Suçlunun mağdur tarafta açtığı maddi-manevi yara ve tahribat dikkate alınmadan suçlunun masum sayılması için bütün karineler onun lehinde yorumlanmaktadır. Suçun işlendiğine dair kuvvetli deliller bile çok zayıf şüphelerle yok sayılmaktadır. Suç kesinleşip hükme bağlanan ceza yetersizdir. O ceza bile bazı iyi hal indirimi, paraya çevirme, pişmanlık gibi bazı gerekçelerle kuşa çevrilmektedir. Bu tutum doğal olarak suçu önleyemez, hatta özendirmiş olur. Ülkemizde hapishanelerin sürekli dolu olup ihtiyaca cevap verememesi ve suçluların defalarca aynı suçtan yakalanması, birçok şahsın suç makinası haline gelip kabarık sabıkasının bulunması bundandır.

Suçluların sesi gittikçe daha gür çıkıyor. Olmaması gerekirken hem suçlu hem güçlü oldular. Suçsuzlar ise köşelerine sinmiş, sessizce Allah’ın adaletini bekliyorlar, başka çareleri görünmüyor. Bu mudur adalet ve hukuk? Oysa gerçek hukuka göre hak güçte değil, güç hakta olmalı. Yani suçlu güçlü olmamalı, haklı olan güçlü olmalıdır.

Unutulmamalıdır ki suçluya caydırıcı ve hak ettiği cezayı vermemek, mağduru cezalandırmak demektir. Bu ise adalet değil, büyük bir zulümdür. Caydırıcı olmayan cezayı ve suçluyu kayırmayı ne kadar “hukuk” kılıfına uydursalar da, vicdanları tatmin etmedikçe, “işte bu!” dedirtmedikçe, kimse kusura bakmasın bu adalet ve hukuk değildir. Böyle bir adalet sistemi suçlu yetiştirir.

Yüce Allah dünyayı aslında cennet gibi yaratmış, güzelliklerle, sayısız nimetlerle donatmıştır. Ancak Cehennemlik suçlu insanlar, dünyayı cehenneme çeviriyorlar. Haksızlıklar, görgüsüzlükler, mağduriyetler ve çoğu suçluların yaptığının yanına kar kalması, kötülerle ve cahillerle bir arada yaşamaya mecbur olmak gibi durumlar, dünyayı yaşanmaz bir hale getirmektedir. Kötülerle aynı dünyayı paylaşmanın hatta aynı haklara sahip olmanın dünyaya sıçramış bir tür cehennem azabı olduğuna inanıyorum.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mehmet arslanet 9 ay önce

Harika bir yazı...hakikat aynasından süzülmüş...lakin hak olanın talibi ne kadar da azdir

Avatar
Salim 9 ay önce

Kaleminize sağlık üstad mükemmel tesbit

Avatar
Mustafa Çıkrık 8 ay önce

Bu tür hukukî haksızlıkların, adâletsizliklerin giderilmesinin tek yolu İslâm Şeriatı'nın hükümlerinin uygulanmasıdır. Yoksa Bedîüzzaman Hazretlerinin de dediği gibi:
"zalimi afvetmek ve canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukabil yüzer bîçarelere yüzer merhametsizliktir."

(Şualar, s. 230)