UA-89691712-1

     ‘Dünya bir oyun sahnesi, bizler de birer oyuncuyuz. Bütün erkekler ve bütün kadınlar sırası geldiğinde girerler ve çıkarlar bu oyun sahnesine’  Shakspeare

      Oyun, insanlığın başlangıcından beri var olan, tıpkı insana ait olan diğer melekeler gibi insanla birlikte başlayan bir olgudur. Aslında hayvanlar da kendi aralarında oyun oynarlar. Fakat hiçbiri, insanlar gibi oyunu sadece eğlence aracı olmaktan çıkarıp, onu rekabet ve yarışma duygusuna dökmemiştir.  Bu bize özgüdür. Oyun denince aklımıza hemen çocuklar gelir. Çünkü oyunun çocuklara özel bir durum olduğunu varsayarız. Peki, gerçekten de böyle mi?

    Homo sapiens nasıl ki düşünen insan demek ise, Homo Ludens de oyun oynayan insan demektir.  Oyun, hiçbir tarihçiyi Homo ludens kavramını ortaya atan Johan Huizinga kadar meşgul etmemiştir. İnsan olmanın ölçütlerinden biri olarak oyun oynamayı dile getiren, hatta bunu ileri taşıyıp kültürün oyun oynamaktan doğduğunu iddia eden Huizinga’ya hemen itiraz etmeden önce biraz düşünelim. Oyun nedir?

   Oyun deyince aklımıza hemen belli kuralları olan ve gönüllülük esasına dayanan bir yapı geliyor. O halde toplum ne o zaman?

 Toplumu bir arada tutan belli kurallar bütünümüz yok mu? Hatta bu kuralları çiğneyenleri cezalandırdığımız bir hukuk sistemimiz bile var. Uzaktan bakıldığında hukuk, yargı, politika, ticaret ve daha birçok toplumsal dinamik, tıpkı oyun gibi şekillenen yapılardır. Aslında Huizinga şunu demek istiyor;

   Oyunu çocuklara atfediyoruz ama aslında kültürümüzü oluşturan çoğu şey oyun oynamaktan doğuyor.

     Homo Ludens kitabı, yayınlandığından beri çokça tartışılıyor fakat kendi kültürümüze şöyle bir baksak, bayramlardan özel günlere kadar ritüel haline getirdiğimiz çoğu şeyin oyun oynamak ile ilişkisini görebiliriz. En basitinden, düğünlerde bile halaylarımız, kurduğumuz govendler belli bir kuralı ve ritmi olan oyunlar değil mi? Kısacası kurduğumuz toplumsal yapıları ve kültürümüzü oyunlardan bağımsız düşünmek mümkün değildir. Fakat bize özgü olan bir şeyden de söz açmamak olmaz. Oyun kavramı diğer kültürlerin aksine bizde olumsuz anlamda da kullanılır. Örneğin hepimiz, hemen her gün ‘ülkemiz üzerinde oynanan oyunlar’ ile başlayan bir sürü cümle duyarız. Toplumun en alt basamağından en üst basamağına kadar bu argüman kullanılır. Kendimizi kandırmak ve yine bir çeşit oyun oynamak için, oyun kelimesinin bu negatif anlamını herhalde bizden başka kullanan yoktur.

  Konuyu biraz saptıralım. Bir yerde oyun varsa oyunbozanlar da vardır desem, sanırım itiraz eden olmaz. Oyunu bizim kültüre özgü, negatif haliyle alalım ve dönüp yaşadığımız şehre bir bakalım. Bunca kötü şey varken etrafta, bir o kadar kayıtsızlık görüyorsak, işin içinde bir oyun olduğunu düşünmemiz doğaldır. Bu oyunu kimler oynuyor. Ben oyunu bozarım diyen Tatar Ramazanlar nerede peki?

Sanatçı tam anlamıyla bir oyunbozandır. Toplumda artık kokuşmaya yüz tutmuş oyunları şiiriyle, müziğiyle, romanıyla, haberiyle bozacak herkes sanatçıdır. Bu sanatçılardır ki haksızca oynanan oyunları ifşa edecek, daha temiz bir kültür inşa etmemize ve sadece eğlenerek oyun oynamamıza yardım edecekler. Belki de o zaman Schiller’in ‘İnsan, yalnızca oyun oynadığı zaman bütünüyle insandır’ sözü gerçek karşılığını bulacaktır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.