Türkiye ve diğer Müslüman ülkelerin batıyla olan ilişkileri, NATO’ da yaşanan problemler, üzerinde önemle durulması gereken hususlardır. Batının tabiatını iyi tahlil edemediğimiz müddetçe kendimizi de doğru tanıma ve tanımlamamız mümkün olmaz. Dolayısıyla doğru konumlanmadığımız sürece de her defasında yeniden ve yeni vaatlerle, bu dünyadan kopmamız, kendi evimize dönmemiz hem gecikiyor hem de engelleniyor.

Elbette ki NATO şemsiyesi altında, kendi dünyasına/kimliğine ait olan beldelerde bile batıya, şer işlerde yardım etmek aşamasından bıkan ülkelerin, bazı dik durma ve direnme politikaları geliştirmiş olmaları yeterli olmamasına rağmen sevindiricidir. Yine de bu evriliş; yaşanan bunca yıkım ve batının barbar yüzünün iyice ortaya çıkmış olmasına rağmen, hatırı sayılır bir ilerleme olarak değerlendirilemez. Buna rağmen batının, güçlü ve organize olmuş muktedirlerden oluşması göz önünde bulundurulduğunda, dik durabilme ve pazarlık yapabilmek; daha ileriye gitme umudu açısından önemli bir aşama sayılabilir. Bu yazıda bu konuları da değişik yaklaşımlarla içeren ve kendimizle ilgili de bazı yaklaşımları barındıran bir kitaptan bahsetmek istiyorum: İmkansız Devlet/Wael B. Hallaq

“Batı Avrupa’da ortaya çıkıp tüm dünyayı içine çeken modern proje, bilim ve teknikteki başarılarına ve bunların insan yaşamını kolaylaştırıcı sonuçlarına rağmen bilim, ekonomi ve hukuk gibi alanları ahlâktan ayrıştırarak ahlâkı ikincil konuma itmesi; böylece doğal çevrenin yok edilmesinden sosyal çözülmeye, birçok probleme yol açmasıyla gittikçe artan bir şekilde eleştirilerin konusu haline gelmiştir. Modern projeye dair eleştirilerinde Alasdair MacIntyre, Charles Taylor ve Charles Larmore gibi düşünürleri takip etmekle birlikte, çözüm önerilerinin modern öncesi İslâm geleneğine dayanmasıyla onlardan ayrılan Hallaq, Sharia: Theory, Practice, Transformations isimli hacimli eserinin hazırlık sürecinin yan ürünü olarak ortaya çıkan ve zikredilen eserin tamamlayıcısı niteliğindeki bu çalışmasında, modern projenin en önemli aktörü ulus devlet olgusuna odaklanmaktadır. Hallaq, eserde, mezkûr olgunun karşı konulamaz varlığı ile şer’î bir yönetim biçimi oluşturma yükümlülüğü arasında kalan modern müslüman düşünürlerde gözlemlenen ulus devleti,

erken dönem İslâm toplumunda da var olan zamansız bir fenomen olarak görme şeklindeki anakronik yaklaşıma ve bu yaklaşımdan beslenen ulus devletin şeriatın uygulanmasına mani olmadığı kanaatine karşı çıkarak “modern İslâm Araştırmaları Dergisi, 34 (2015): 175-204

188 devlet” ve “İslâmî” ifadelerinin işaret ettiği tasavvurlar arasında zıtlık ilişkisinin bulunduğu, dolayısıyla bu iki tasavvurun bir araya gelmesinin imkânsız olduğu tezini ileri sürmektedir. Argümanlarını geliştirmek için eser boyunca modern devlet ile ancak modern dönemin öncesinde müslümanlarca kurulan sosyo-politik düzenlerde somut olarak tezahür ettiğini düşündüğü İslâmî yönetim arasında karşılaştırmalar yapan yazarın, geniş bir coğrafyada tarihsel bir sürecin ürünü olarak ortaya çıkan ve bu nedenle gerek senkronik gerekse diyakronik varyantlara sahip iki fenomenin karşılaştırılmasının doğurduğu metodolojik problemi paradigmatik bir yaklaşımla aşmaya çalıştığı görülmektedir. Bu bağlamda, eserin paradigma kavramına ayrılan ilk bölümünün ardından, modern devletin tüm varyantlarında aynı kalan, mukayesede esas alınacak özellikleri tespit edilmektedir. Burada, form ve içerik ayrımı yapan yazar,

a. Evrensel ve zamansız olmayıp Avrupa’ya özgü tarihsel bir tecrübenin ürünü olarak ortaya çıkması, b. Ulusun kendi iradesinin ve kaderinin tek belirleyicisi olduğu fikrinin oluşturduğu egemenlik kavramı ve bunun yol açtığı metafizik,

c. Ulusal iradenin somutlaşmış hali olan hukuku belirleme (yasama) ve buna bağlı meşru şiddet uygulama tekeli, d. Rasyonel bürokratik mekanizma ve

e. “Vatandaş”ın üretilmesini mümkün kılan kültürel hegemonyayı modern devletin değişmeyen özelliklerini ifade eden birinci kısımda zikretmektedir.

Modern devlet ve İslâmî yönetimin hukuk sistemi, idarî mekanizma ve siyasetin faaliyet gösterdiği zemini oluşturan anayasal çerçeve açısından farklılıklarını ortaya koymayı amaçlayan, bunun için egemen irade ve hukukun üstünlüğü kavramlarına yoğunlaşan “Üçüncü Bölüm”de, modern devlette yürütme ve yargının özel normların yanı sıra, genel normlar da üreterek yasama faaliyetine ortak olduğu; yargının idarî ve yasal düzenlemeleri iptal etme yetkisine sahip olduğu, yasama ve yürütmenin aynı politik grubun kontrolü altına girebildiği, yargının sosyo-ekonomik açıdan diğer erklere bağımlı olduğu, bu yüzden hukukun üstünlüğü ve anayasal devlet anlayışının omurgasını teşkil eden kuvvetler ayrılığı prensibinin yara aldığı belirtilmektedir. Devletin, halk iradesinin dışavurumu hukukun somutlaşmış hali olduğu ve kültürel hegemonya yoluyla kendi toplumunu ürettiği; böylece hukuk, siyaset ve toplumda birliği temsil ettiği düşünüldüğünde, bu sistemde yazara göre, adı geçen prensibin ideal haliyle tatbik edilmesi imkânsızdır. Buna karşılık, ulusal iradenin yerini Tanrı iradesinin aldığı İslâmî yönetimde, söz konusu irade modern devlettekine benzer şekilde hukukî ve ahlâkî normların bütününde (şeriat) somutlaşsa da, yorumlayıcı faaliyetle bu normları açığa çıkarma yetkisinin sultana veya onun tarafından atanan kadılara değil, sosyo-ekonomik ilişkileri ahlâk temelinde düzenlemeyi amaçlayan şeriatın, toplumu ve Kitâbiyat

189 güçsüzleri gözeten değerleriyle biçimlenen, devletle değil toplumla bütünleşmiş müftü ismindeki sivil hukuk uzmanlarına ait olup mahkemeler devletin değil, şeriat ve toplum merkezli düşünen sivil hukukçular olan müftü ve müellif-fakihlerin otoritesi altında faaliyet göstermektedir. Hukukun sivil bir karaktere sahip olmasının yanında, kadıların sosyo-ekonomik olarak sultana bağımlı olmadığı, sultanın meşruiyetinin dahi sözü edilen âlimlerin desteğine bağlı olduğu bu sistemde yazar, hukukun üstünlüğü ilkesinin ideal haliyle pratiğe yansıdığını savunmaktadır. Modern devlet ve İslâmî yönetimin, hukukun ahlâkî ve politik olanla ilişkisi açısından karşılaştırıldığı “Dördüncü Bölüm”de yazar, Isaac Newton

(1643-1727) ve Robert Boyle (1627-1691) gibi filozoflar tarafından maddenin ruh ve değerden arındırılması neticesinde ortaya çıkan “olan” ve “olması gereken” ayrımı ile objektif bilim anlayışına paralel olarak Thomas Hobbes’un

(1588-1679) bir taraftan ahlâkın gelenek ve metinsel otoriteye değil, insan aklıyla keşfedilen objektif kanunlara dayanması gerektiği düşüncesiyle ahlâkî normların Tanrı’yla ilişkisini koparırken diğer taraftan devlette somutlaşan egemen iradenin hukukun tek kaynağı olduğu fikrini öne sürdüğünü, John

Austin’in (1790-1859) daha da ileri giderek hukuk ile ahlâk arasındaki zorunlu ve doğal ilişkiyi reddeden hukukî pozitivizmin temel varsayımlarından olan, keskin hukuk kuralı-ahlâk kuralı ayrımını geliştirdiğini ifade ederek son tahlilde hukukun Tanrı ve ahlâktan bağımsızlaştığı modern devlet ile Tanrı’nın hukukun tek kaynağı olduğu; buna bağlı olarak hukukî olanla ahlâkî olanın iç içe geçtiği İslâmî yönetim arasındaki içkin uyumsuzluğa dikkat çekmektedir.

İslâmî yönetimin paradigması, şeriatın toplumu ve ahlâkî olanı önceleyip yalnızca “olan”la ilgilenen, dost-düşman ayrımı ve güç merkezli politik olanı ikincil plana itmesine karşılık, pozitif hukuk normlarının ahlâk alanından uzaklaşarak politik olanla yakınlaşması, öyle ki vatandaşlık ve devlet dışı varoluşun imkânsızlığı göz önünde bulundurulduğunda, insanî eylemin diğer bütün alanlarıyla birlikte politik olanın kontrolüne girmesi, yazara göre, bu uyumsuzluğu daha da pekiştirmektedir.

Makro düzlemdeki bu farklılıkların mikro seviyedeki tezahürlerinin ele alındığı sonraki bölümde mezkûr iki sosyo-politik sistemin, tabiatları gereği sahip olduğu “benlik teknolojileri” yoluyla ahlâkî, politik, epistemik ve psikolojik açıdan birbirine zıt dünya tasavvurları doğuran farklı öznellik oluşum

alanları ürettiği düşüncesi üzerinde durulmaktadır. Şöyle ki, Avrupa’da sosyoekonomik eşitsizlikler, kötü çalışma koşulları ve mutlakiyetçi monarşik yönetim tarzının toplumsal kargaşa ve isyanlara yol açması, yöneticilerin tarassutundan uzak kırsal kesimlere kadar nüfuz eden polis ve hapishane teşkilâtının kurulmasını tetiklemiştir. Kaba kuvvetin yetersizliği anlaşıldığında ise bireyin İslâm Araştırmaları Dergisi, 34 (2015): 175-204

190 eylemlerinin sonuçlarının kontrol edilmesine yönelik bu projeden, politik iradenin arzusuna uygun eylemlerin ortaya çıkmasını sağlayacak şekilde okul, akademiya, askeriye ve kültür endüstrisi yoluyla bireyi eğitmek suretiyle eylemlerin oluşum sürecini hedef alan, sözü edilen iradenin benlik ve yerel topluluktan değil; politik, dışsal bir güçten kaynaklanması itibariyle premodern ve asketik eğitimden farklılaşan süreç tabanlı bir projeye geçilmiştir. Modern devletin varlığını sürdürmesinin yegâne yolu olan metafizik veya kozmik-mânevî bir düzenle değil, devletin metafiziğiyle bütünleşerek sosyopsikolojik seviyede onun bütün temel özelliklerini yansıtacak “vatandaş”ın, başka bir deyişle “homo modernus”un üretilmesi için uygulanan eğitim, aile, sağlık ve sosyal güvenlik politikaları uzunca bir zaman diliminde ve organik bir şekilde oluşan sosyal düzeni parçalayarak yeniden yapılandırmış; böylece öznede parçalanma ve narsisizm gibi sorunlara yol açmıştır. Bu durum, artık kaybolan geleneksel anlam dünyası ve referans çerçevesinin yerine geçecek metafizik ve psikolojik boyutuyla söz konusu problemleri onarıcı ve bu yönüyle devletin vazgeçilmez bir bileşeni olan milliyetçiliği ortaya çıkarmıştır. Öte yandan, yasama yetkisine ve modern devlettekiyle mukayese edilebilecek gözetleme araçlarına sahip olmayan, eğitimin yönetim mekanizmasından büyük ölçüde bağımsız olduğu, bu nedenle, politik güçle özdeşleşen özneler üretme yeteneği bulunmayan İslâmî yönetimde, bilhassa modern algının aksine hukukun ayrılmaz, hatta öncelikli parçasını teşkil eden, bu nedenle, hukuk kitaplarında ilk olarak ele alınan namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetler yoluyla ilâhî iradenin somutlaşmış hali olan şeriata, ihtiva ettiği hukukî ve ahlâkî normların tümünde gönüllü itaat eden ahlâk temelli özneler (homo moralis) oluşturulmaktadır.

Günümüz dünyasında paradigmatik İslâmî yönetimin tüm özelliklerini taşıyan bir sosyo-politik düzenin kurulduğu varsayımıyla başlayan “Altıncı

Bölüm”de faiz ve gararı yasaklayan; zekât, sadaka ve vakıf gibi fakir ve güçsüzleri gözeten harcamaları teşvik veya emreden, sahip olunan her şeyi veren Tanrı’ya şükretmek gerektiği ve sermaye biriktirmeyi amaç haline getirmenin onun gazabını celbedeceği düşüncelerinin kârla ilgili bütün düzenlemeleri çevrelediği bir hukuk düzeninde faaliyet gösteren ahlâk tabanlı bir ekonomiye sahip bu yönetimin, gittikçe artan bir şekilde, küreselleşme olarak adlandırılan, nispeten yeni bir güç ilişkisi tarafından domine edilen uluslar arası bir düzende faaliyet göstermek durumunda kalacağına dikkat çekilmektedir. Yazar, burada, İslâmî yönetimin, sermaye birikimi ve kârın maksimizasyonunu yegâne amaç edinen anonim şirketin sürüklediği, ekonomik tarafı ön plana çıkmakla beraber askerî ve kültürel yönü de bulunan, paradigmatik modern devletin tüm özelliklerini gösteren küreselleşmenin doğuracağı Kitâbiyat 191 güçlü ekonomik, kültürel ve askerî meydan okumalarla başa çıkamayacağını,

dolayısıyla sürdürülebilir olmadığını iddia etmektedir. Son bölümde, modern devlet ve İslâmî yönetimin bir araya gelmelerini imkânsız kılan içkin olarak taşıdıkları farklılıkları özetleyerek bunların son tahlilde söz konusu iki fenomenin ahlâk alanıyla kurdukları birbirine zıt ilişkiye indirgenebileceğini ifade eden yazar, sömürge döneminin tüm yıkıcı etkilerine; kurumlarını, kadrolarını ve hermenötiğini geri gelmemek üzere kaybetmesine rağmen şeriatın, bugün bile ahlâk üzerindeki ısrarını inatla sürdürdüğüne dikkat çekerek günümüz açısından paha biçilemez olarak nitelendirdiği bu ahlâkî sistemin, biri içe diğeri dışa dönük iki eylem tarzına imkân verdiğini belirtmektedir. Buna göre, müslüman entelektüeller ve siyasiler, modern öncesi İslâm geleneğinin rehberliğinde, konformist olmayan yerli bir bakış açısı, liberalizmin evrensellik kavramına karşı her toplumun benzersiz olduğu vurgusu ve modern değerlerle söylem bazında diyalektik bir ilişki kurarak yavaşça evrilen istikrarlı bir yaklaşımla ekonomi, eğitim, özel ve kamusal alanlar, daha da önemlisi çevre ve doğa ile nasıl ilişki kurulacağı üzerinde yeniden düşünerek ahlâkı merkeze alan; zamanla gelişerek muhkem hale gelecek yönetim biçimlerini dile getirmeli, hatta inşâ etmeli. Ayrıca bu süreçte, modern dünyada ahlâkî uyanış gerçekleşmeksizin İslâmî yönetimin hayal olduğunu akılda tutarak herkesçe anlaşılabilir ikna edici bir ortak dil oluşturmak ve ahlâkî olanın zaferi için kendileriyle aynı kaygıları taşıyan

Batılı muadilleriyle iş birliğine gitmelidir…”

Murat Sarıtaş/(Arş. Gör., İstanbul Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi) http://www.isam.org.tr

Ahmet Hakan Çakıcı’ nın kendi bloğunda (https://www.ahmethakancakici.com/2019/11/imkansz-devlet-degerlendirme.html) kitapla ilgili ifadeleri: “Wael Hallaq ile Pınar Yayınlarından çıkan İslam Hukukuna Giriş isimli eseri ile tanışmıştım. Eseri bitirdiğimde ömrünün büyük bir çoğunluğunu dini eserler okuyarak geçirmiş biri olarak “şeriat” hakkında öğrendiklerimden şaşırmış biriydim. Özellikle 1750’ler Hindistan’ınında üretilen Şeriatla, daha önceki dönemin Şeriatının birbirlerinden ayrılması gerektiği, şeriat ile İngilizlerin pek düşkün olduğu arsa komisyonculuğu arasındaki mücadele, sömürgeciliğin/kolonyalizmin ekonomik yayılmacılığı ile şeriat arasındaki kavga, bu kavganın Osmanlı, Mısır, İran, Hindistan ve diğer İslam ülkelerindeki boyutları, Hindistan yöneticisi İngiliz Valinin şeriatı bir devlet yönetimi için fazla merhametli ve yumuşak bulduğunu "kimseyi öldürmeye izin vermiyor ki" diyerek hayıflandığını, evlilik müessesesi ve onu koruyan şeriat ile sömürgecilik ilişkilerine dair verdiği bilgiler oldukça ufuk açıcıydı. Bu nedenle Hallaq’ın bu kitabını elime alırken heyecanlıydım. Sağ olsun, hayal kırıklığına uğramadım. Hallaq’ın Şeriat üzerine yazmış olduğu “Şhari’a: theory, practice, transformations” eseri henüz Türkçeye tercüme edilmemiş olsa da, “Modern Devlet” ile “Şeriat Yönetimini” karşılaştırdığı bu kitabında esere yapılmış olan atıflar, asıl kitabın kıymeti hakkında ipucu verir nitelikte.

Kitap “Modern zamanlarda bir İslam Devleti” mümkün mü?” sorusuna cevap arıyor. İlk andan itibaren bu sorunun cevabını veriyor: Bu mümkün değil! Çünkü modern devlet ile İslam devletinin arasında giderilemeyecek uyumsuzluklar var, diyor. Kitabın anlaşılmasında en ciddi engel ise modern zamanların Devleti (state) kavramı ile Kur’an’i bir kavram olan “devletin” bizim toplumumuzda örtüşmesi ve ayırt edilememesi olduğunu düşünüyoruz. Şer’i idare; yöneticilerin, “hazırlanmasına” hiçbir katkılarının olmadığı Tanrı makamından bir yasaya (şeriata), bir üst otoriteye (Tanrı’ya) boyun eğdikleri, toplumun ortak sermeyesinin adalet üzerine dağıtılmaya çalışıldığı, tekelleşmelere ve servet yığınlarına izin verilmeyerek toplumun bir kısmının mutlak fakirliğe mahkûm edilmediği, “olan” ile “olması gereken” yani “ahlak” ile “hukukun” arasının ayrılmadığı, huzur ve sükûn ortamına verilen isim. Bu sağlanırsa topluma “devlet” gelmiş oluyor. Yani devlet,” yönetici bir zümrenin ya da teşkilatın” ismi değil, yöneticilerin topluma sağlamak zorunda oldukları huzur ikliminin adı. Sık kullanılan bir deyimle ifade edersek, toplumun başına “devlet” kuşu konuyor. Toplum şeriatın, huzurun, selamın (barışın) gelmesi ile “devlete”, esenliğe kavuşuyor. Zulmün gelmesi ile “başındaki devlet” gidiyor. Modern State (devlet) ise modernizmin bir ürünü olarak sadece son 250 yıldır var olan bir kurum. Bu kurum kendisinden daha yüce bir otorite kabul etmiyor. Bir efsunun bir gizin arkasında; görülmez, dokunulmaz, hissedilmez ancak her yerdedir. Devletin ölümsüz olduğu ve ilelebet yaşayacağı, her an herkesi gözetlediği, eğer bir hata yapan olursa bir gün karşısında devleti bulacağı sürekli vurgulanır. Devlet görülemez ancak kurumlarından, icraatlarından ve eserlerinden bilinir. O bir TANRIDIR. Her ne kadar meclise, parlamentoya ya da üçlü bir kuvvet dengesine (yasama, yürütme, yargı) dayandığını ve bir gücün hizmetine girmediğini iddia ediyorsa da, bu hiçbir toplumda gerçekleştirilememiş bir ütopyadan ibarettir. Çünkü devleti idare eden güç merkezleri ve çıkar grupları her zaman meclise veya bu üçlü yapıya özel haller, olağan üstü durumlar vs. ile müdahale ederek onu kontrol eder olmuşlardır. Bu anlamda modern devlet (state) yönetici zümrenin hizmetindedir ve onların menfaatlerini korumaya odaklanmıştır. Yasama bu dengeler üzerinden anayasayı hazırlar. Devlet ilerleme tanrısına tapınır. Bu tanrı uğrunda feda edilemeyecek hiç bir değer yoktur. Vatandaş devlete hizmet etmek için vardır. Ve ondan gerektiği anda devletine kurban olması beklenir. Herkes devletine minnet duymalı ve ona karşı kendisini borçlu hissetmelidir. Modern devletin vergi uygulamaları (ABD, Kanada, Almanya, İngiltere, Fransa, Danimarka, Norveç vs.) kişisel gelirin %30-%60’ına el koyma arasında değişir.

Şeriat yönetiminde idareci şeriata tabi olup topluma hizmet eder. Meşruiyetini şeriata yani topluma hizmetten alır. Bu hizmeti verdiği sürece de toplumdan vergi/zekât toplamaya hak kazanır. Bu oran kırkta birdir. (%2,5) Bu vergi tarih boyunca savaş hastalık gibi özel hallerde bile en fazla %15’lere çıkmıştır. Yönetici, toplumun mülkünü (mülk Allah’ındır) yönetmesi karşılığında pay alır. Devletinde, zenginin de fakirin de mülkü Allah'ındır, dolayısı ile onu pay etme hakkı da Allah'ındır. Bu nedenle kimsenin devlete ya da başka birine mihnet borcu yoktur.  Aksine idarenin topluma karşı “iman, can, mal, akıl ve nesil” emniyetini sağlama borcu varken zenginin malında da fakirlerin hakkı vardır. Bu durum meşruiyetini herkesin Allah’a borçlu olduğu, görev taksimatını Allah’ın yaptığı bilinçten alır. Bu İslamın 5 şartı denen bilinç teknolojileri ile teminat altına alınmıştır. Kişinin yöneticiye kendisini kurban etmesi beklenmez. Dilerse kendisini orduya yazdırır ve galibiyet olursa ganimetten pay alır. Şeriat yönetici elitten ayrı bir olan, kendi geçimlerini sağlayabilen ve toplumun içinde sıradan vatandaşlar olan fakihler tarafından yapılır. Şeriat fakihlere yoksul, güçsüz, yetim ve dulları İLK elde korumalarını emreder. Yöneticinin asli sorumluluklarından biri de fakir, dul ve yetimlerin velisi olmaktır. Şeriatın zemini bu düşüncenin üzerine oturtulur. Modern yargı sisteminde dava açmak, fakir tabakayı ciddi oranda sarsacak bir maliyettir. Avukat masrafına gelmeden daha dosya açma aşamasında çok fakirler elenir. Kurgulanmış bürokrat dil, kişiye kendisini savunma imkânı vermez. Sürekli değişen kanunları takip etmek tam bir profesyonelleşme gerektirir. Mutlaka yüksek ücretli avukatlara ihtiyaç olur. Davalar yıllarca sürebilir. Hâkimler sürekli maaş aldıkları dolayısı ile maaşlarının kesilmesi tehdidi ile karşı karşıya oldukları devletin memuru olarak yönetici elitin çıkarları ile toplumun çıkarlarının çatıştığı her yerde cüzdanları ile vicdanları arasında sıkışmış olurlar.

Şeri toplumda herkesin kolayca ulaşabileceği hâkimlere/kadılara herkes derdini kendi dili ve seviyesi ile anlatabilir. Davasını savunmak için profesyonel birine (avukata) ya da toplumun anlamadığı bir dili ya da bürokrasiyi bilmeye gerek yoktur. 1200 yıllık şer’i prensipler bütün topluma ezberletilmiştir. Dava açanların genelde davalarını kazanmış olmaları şeriatın toplum tarafından iyi biliniyor olmasından kaynaklanır. Bu nedenle davalar çok kısa sürede ve davacıyı yıllarca mağdur etmeden çözülür. Kadı’nın toplum içinden biri olması muhataplarının özel hallerine de vakıf olmasını sağladığı için adaletin sopa gibi kullanılması yani ailelere, ortaklara ya da toplumsal diğer ilişki biçimlerine zarar vererek davacının adalet ararken daha büyük zarara uğraması önlenmiş olur. Kadının kendi geçimini sağlayabilecek bir geliri olması, onun egemenin karşısındaki gücü ve adaletin en önemli teminatıdır. Kadının ana görevlerinden biri de toplum içindeki fakir, yetim ve dulların vasiliğini yapmaktır.

State’de (devlette) her şey devletin (yönetici elitin)  menfaatine çalışır. Devlet kendi için var olmuş bir kurumdur. Polis teşkilatı ve eğitim süreci şeriat düzeninin anlayamayacağı ve içine sindiremeyeceği bir tebalaştırma sürecidir. Şiddet tekeli ondadır. Öldürme tekelini sorgulayacak bir başka makam yoktur.

(Şeriat’ta zalim hükümdara boyun eğmemek ve onu kılıçlar ile düzeltmek ümmetin sorumluluğudur.-AHÇ) Bu nedenle böyle biri iktidara gelse de kısa sürede devrilir ya da suikastla devre dışı bırakılır.

Hallaq, Batının son üç yüz yılda, önce Tanrı’yı öldürüp ardından aşama aşama ahlakı hayatın içerisinden çıkartmasının, insanlığı getirdiği yerin bir uçurumun kenarı olduğunu; artık insanın, insan olarak kalmakta bile zorlandığı, sıradan insanın egemenler ve state (devlet) karşısında bir hiç hükmü kalmayan kıymetsiz bir varlığa dönüşmekte olduğunu söylüyor. (Hayvanların İnsan olmayan KİŞİ sayılmaları ile insanların hayvan durumuna düşürülmesi süreci bir taraftan işliyor-AHÇ)  Buna karşı çare üretilemediğini çünkü Tanrının olmadığı yerde hiçbir değer üzerinde anlaşılamadığını, “Güçlünün” tüm erki ele geçirerek kendisinin sorgulanamadığı ancak kendinden başka herkesi gözetim ve denetim altında tuttuğu bir yapı kurduğunu bunun mücessem halinin devlette biçim aldığının altını çiziyor. (Bu kelimeleri Negri ve Hardt, A. Touraine, Terry Eagleton, Bauman ve Noah Harari'nin bahsettikleri süper diktatörlüğe doğru gitmekte olduğumuzun bir uyarısı olarak da okumak mümkün.-AHÇ)

Yeniden ahlakı merkeze alan; egemenlerin de daha üst makama karşı sorumluluklarının tanımlandığı, egemenlik sınırlandığı, güçsüzleri gözeten, insanın hem iç yolculuğuna hem dış dünyadaki yolculuğuna rehberlik edecek bir düşünceye, bir sisteme ihtiyacımız var. Bu sistem tüm kurumları, bürokrasisi ve hizmetlileri tarihe karışmış olsa da benliklerdeki izleri ile modern dünyaya itiraz etmeye devam eden şeriatta (ahlak temelli hukuk yapılanmasında) var. Unutulmaması ve ihmal edilmemesi gerekir ki, içine düştüğümüz büyük çıkmaz sadece Müslümanların sorunu değil, diyor sayın Hallaq…

Giriş

Bu kitabın oldukça basit bir savı var: Temsil ettiği değerlere göre yapılmış herhangi bir modern devlet tanımına göre ‘İslami devlet’ hem bir imkânsızlık barındırır hem de çelişkili bir tanımlamadır. (İslami bir yönetim mümkün değildir demiyor, Modern Devlet tanımlarına İslami model sığdırılamaz, diyor –AHÇ)

On iki yy. boyunca İslam’ın ahlaki yasası olan şeriat, örfi hukuk ve yerel örfi pratiklerle başa çıkmış ve hem toplumu hem de yönetimi düzenleyen en üst ahlaki ve yasal kuvvet olmuştu. John Rawls’un  ‘iyi düzenlenmiş toplum ‘ kuran ve idare ettiren ahlaki bir yasaydı. Ancak 19 yy. itibaren şeriat tarafından düzenlenen sosyo-ekonomik ve politik sistem kolonyalist Avrupa’nın elinde yapısal olarak parçalandı. İçi boşaltılan şeriat, artık kişinin hukuki durumunun modern devlet tarafından konumlandırılabilmesi için gerekli bazı hammaddelerin tedarikine indirgenmişti. Şeriat modern devlet karşısında kaybetti. Bu noktadan sonra şeriata, belirli hükümleri -modern çıkarlara göre yeniden ele alınan ve oluşturulan hükümleri- topluma kabul ettirmek için devletin yasama girişimlerini meşrulaştırdığı dar bir ölçüde ihtiyaç duyuldu.

Bugün Müslümanlar, onları yönlendiren entelektüeller de dâhil olmak üzere, modern devleti kanıksamakta ve doğal bir gerçeklik olarak kabul etmektedir. (s:14)

Bu süreçte angaje olmuş Müslümanların, evrenselliğin ve hakların evrensel teorisinin nihai başarısızlıktan başka kaderi olmadığına ikna olmaları ve diğerlerini –Müslüman liberaller dahil- ikna etmek için azami entelektüel enerjiyi harcamaları gerekir… Modern ahlaki anlayışı yeniden biçimlendirmeye katkıda bulunmak için Müslümanların yapabileceği çok şey var.

Taylar’lar MacIntryre’lara dönüşmek için yeterince entelektüel cesaret kazanabilir mi? Batıl, Batılı olmayan, hepsi birlikte mahvedici medeniyetler çatışmasını yerle bir edebilir mi? Ancak bunun gerçekten tarihsel bir ihtimal olması için sadece Aydınlanma değil, modernite ve ayrıca daha temelde Batı Medeniyetinin merkezi geleneklerini oluşturan belli kavramlar ve taahhütler düzeltilmeli ya da terk edilmelidir. Aydınlanma kültürlerinin temel unsuru olan ahlakın temel kavramlarının yanı sıra bilimin temel kavramları da bırakılmalıdır.  Batı geleneklerinde  uzun süredir yerleşmiş olan belli din anlayışları, belirli bir yaşam tarzının taşıyıcısı  oldukları değil, evrensel otoriteye sahip  olan hakikatlerin taşıyıcısı olarak, terk edilmelidir.

Doğal çevremizle, yeryüzüyle ve insanın öznelliğinin her şeyin ölçüsü olarak alınmadığı bir dünyayı paylaştığımız diğer canlılarla yeni bir ilişki kurarak tevarüs ettiğimiz düşünce geleneğinde yaşanacak bir dönüşüm başarılı olabilir ki bu birbirinden çok farklı yorumlar için dünyada birlikte huzur içinde yaşama ihtimali doğurur.

Dünyada birlikte yaşamak kesinlikle zor bir iş, belki de başka bir modern ütopya. Ancak moderniteyi ahlaki eleştirinin yeniden yapılandırmasına tabi kılmak, sadece İslami yönetimin yeniden doğuşu için değil, bizim maddi ve manevi yaşamımız için de en önemli gerekliliktir. Kriz, İslami yönetime ve Müslümanlara mahsus değildir. “ Kamil Güller  /  Ahmet H. ÇAkıcı                                                                         Rebiülahir 1441 / ALANYA

Kitabın; bize, çağa, batıya, modernizme ve dine/şeriata dair yaklaşımları açısından dikkate değer olduğu kanaatindeyim. Selam ve dua ile.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.