Romantizmin popüler olduğu sinemada karakterleri öldürmek bir zorunluluğa dönüştü. Seyirciyi ekrana kilitlemek, heyecan dalgasını yükseltmek, ayrılık acısını hissettirmek, hayal kırıklığı oluşturmak için dramatik bir son gerekiyor. Bu son için de kadının ya da erkeğin amansız bir hastalığa yakalanması ya da aniden ölmesi, trafik kazası geçirmesi gerekiyor. Eskiden melodram filmlerinde ayrılığın farklı nedenleri vardı; kadın/erkek fakir, erkek/kadın zengin olurdu. Araya gaddar babalar girer, onların dedikleri olurdu. Kültürel farklılıklar ortaya çıkar, ayrılık yaşanırdı. Ya da etik değerler araya girerdi. Kısacası ayrılık ve hüzün için dramatik ölümlere gerek duyulmazdı. Günümüzde ise eski tarz aşklar aşıldığı için, yeni kurgularda sevgililerden birinin ölmesi gerekiyor ki filmin sonu romantik bitsin, seyirci duygusal olarak şahlansın.

Melodram filmlerindeki aşklar halktan biraz izler taşırdı. Halka uzak bir aşk yoktu. Aşklarda masumiyet vardı. Sıcaklık hissi verirdi. Günümüzde ise aşklar evlere ve barlara hapsedildi. Olaylar evde yemek sofrasında ya da yatakta geçerken, barda ise müzik eşliğinde delicesine sallanmakla ya da aralıksız bira, viski vb. içmekle geçiyor. Fazla mekâna gerek duyulmuyor. Âşıklarımızın hayatı bundan ibaret kalıyor, başka bir dertleri yok. Sanatsever ve entelektüel karakterdirler. Arada gitar, arada kitap, arada bir iki tablo, arada müzik ve üstüne de masalımsı bir aşk, film kurgularımızın oluşturulmasına yetiyor. Sahi seyirciler de bar ve ev arasında mı yaşıyorlar? Bara gidemeyecek değiller, giderler tabii, bu bir eleştiri değil zaten; eleştiri olan son dönem aşk filmlerinin barda geçmesidir. Bar dışında bir hayatın olmamasıdır. Âdeta bar kültürünün, bar algısının dayatmasıyla karşı karşıyayız. Barlar dışında aşkın yaşanabileceği başka mekânlar yok mu? Bir kıtlık mı var? Anlamakta zorlandığımız kısım burası. Ayık olmayan bir kafa ile aşk nasıl yaşanır, bilemiyorum. Seyircinin de bunu düşündüğünü sanmıyorum.

Sabahı gecesi belli olmayan Metin karakterimizin hangi arada ayılıp, skeç ve senaryo yazdığını bilmeyişimizin ötesinde hayatı barda içmekle geçen birinin sosyal konuları ele alan skeçleri nasıl yazdığını daha dikkatli çözümlemek gerekiyor. Güldürüyü ve düşündürtmeyi bir araya getiren skeç, sosyokültürel ve siyasi dokuyu iyi bilmeyi gerektirir. Metin’in hayatında bunların hiçbiri yok. Mağarada yaşayan biri görüntüsü yetmiyormuş gibi mağaradan çıkınca karşısına çıkan ilk kadına tutulması da senaryonun aceleciliği olsa gerek.

Aşk yazan ama âşık olamayan ve aşkı yazdıklarında hissettiremeyen bir karakter Metin; ki âşık olduktan sonra yazdığı senaryo diğerlerinden farklı bir yer tutuyor. İlk defa âşık olan bir karakter izlenimi veriyor. Elinin altında kadınlar olmasına rağmen nedensiz bir şekilde ilgilenmiyor. Sınırlı, mesafeli ve muhafazakâr bir görüntü veriyor. Kadınlardan neden uzak bilinmez ama aşk yaşaması için de bir kadının zorlaması gerekiyor. Öleceğini bilen bir kadın, bir erkeği neden kendine âşık eder ya da âşık olma arzusu içine girer. Yönetmen bu sorularla ilgilenmemiş. İlgilendiği dramatik bir aşktan ibaret.

Türkiye sinemasındaki son dönem aşk filmlerinin -ki çoğu taklit olsa gerek- kurguları birbirine benzemeye başlamıştır. Erkek ve kadın birbirine hızla âşık oluyorlar, mutlu bir yarım saat geçiriyorlar, sonra her mutluluğun bir sonu var anlayışıyla aşka darbe vuruyorlar. Elbette ki seyirci mutlu sonla biten filmleri sevmiyor. Mutluluk değil, acılar ilgimizi çekiyor galiba. Acıyı mı önemser olduk yoksa kendimize mutluluğu layık mı görmüyoruz?

Kurgu hataları, filmin hikâyesinin absürtlüğü ve oyuncuların yetersizliği üzerinde durmaya gerek görmüyoruz ki bu çalışmamızın dışında kalan bir konu. Her seyircinin çok rahat fark edebileceği bariz kurgu hataları mevcut. Yeter ki duygusallığın rüzgârına kapılmasın. Filmdeki algı ve tema ile ilgilendiğimizden filmin bu yönlerine geçiyoruz. Gelelim filmin algı mesajlarına:

  • Bar ortamında erkeklerin kadınlara, kadınların erkeklere sarkıp bir gecelik ilişki talep etmeleri normal bir şeydir.
  • Barda insanlar kütük gibi sarhoş olup, eve gidemeyecek kadar şuursuzlaşabiliyor.
  • Barda insanların neden su içer gibi bira, viski vb. içtiklerinin bir nedeni yok. Filmde bununla ilgilenilmiyor. Verilen tek algı, zevk için içtikleridir. Zevk için içiyorlarsa demek ki bara gidenlerin hiçbir derdi yok. İşleri de yok, düzenli bir hayatları da yok; aile diye bir kavram zaten hiç konuşulmuyor. Zevk için iç, oradan bir hatun ya da erkek ayarla, şehvetini tatmin et, diğer gün de aynı ve böyle devam eden bir hayat…
  • Hayat; bar, ev ve aşktan ibarettir. Başka önemli bir şey yok.
  • İlişkide kadın aktif rol oynamalıdır. Erkek pasifse kadın istediklerini rahatlıkla dile getirmelidir. Kadın kaçar, erkek kovalar klişesine bir tepki vardır. Filmde zaten roller değişmiş durumda; kadın belirleyici, erkek ise edilgen konumda.
  • Kadın ve erkeğin bir araya gelişi sevişme üzerinedir. Sürekli sevişmek; repliğin birinde hastalık, diğerinde sadakat ifade etse de sonuçta birbirini tanımayan insanların sevişmesi doğallaştırılıyor. Aşk ya da duygu aranmıyor.
  • “Babalar en iyisini bilmez.” Repliği babaları değersizleştirme olarak değil de toplumda babaların evlatlarının hayatlarında belirleyici olma rollerine bir eleştiri olarak görülebilir. Babalar yanılabilir, kendi içlerinde bastırdıklarını çocuklarının omzuna yükleme hakları yoktur. Babalar, bazen çocuklarını tanıdıklarını sanır; ama yanıldıkları da çok olmuştur. Babaların “Ben çocuğumu tanıyorum, onun için en iyisini bilirim.” anlayışı bir kenara bırakılmalıdır. Evlatlar hata da yapsa, kendi yollarını yani kendilerine ait olanı bulmalarında fırsat vermeli.
  • Beş para etmez ön yargılar da güzel ve derinliği olan bir replik. Ön yargılarımızın kurbanı bir toplum olduğumuz için, vurgu önemli. Ancak ne kadar yeterli bilinmez. Sormak yerine gördükleri yanlışlara göre karar veren ve sonra pişman olan ama iş işten geçmiş bir yaşamın kurbanı insanlarız. Bu toplumun insanlarına sormak neden zor gelir, öfke nöbetine kapılıp köşesine çekilir ya da silah çekilip mermi yağmuruna tutulur. Filmimiz modern bir anlayış taşımasaydı yataktaki baba delik deşik edilirdi.
  • Öyleyse aşk ön yargıları aşmalıdır. Tabii eğer aşk ise…
  • Aşk ayrılığı, insanı sanatçı yapıyor. Yani senarist, müzisyen, yazar, fotoğrafçı… Halkımızı ise katil yapıyor ya da psikopat bir dayakçı.
  • Sarhoş ve ön yargılı biri, herkesi kendine hayran bırakacak bir film senaryosu yazabiliyor. Birileri de sarhoşun filmine methiyeler yazabiliyor.
  • Yapımcılar için, filmin içeriği değil, satışı önemlidir. Niteliğin önemi yok.
  • Bar dostluğu diye bir şey yok. Herkes bencil bir hayat yaşıyor. Kimse kimsenin umurunda değil. Zaten insanlar barda dost aramaz, sevişecek birini arar. Metin de sürekli yalnız ve kimse de onun umurunda değil.
  • Bilgi için arama motorlarına, senaryo yazmak için kitaba gerek varmış.
  • Filmi dramatikleştirmek için bilimsel bilgiler önemsenmeyip yanlış bilgiler verilebilirmiş. AIDS sosyal bir vakaya değinmekle farklı bir tema olsa da AIDS dernekleri filmdeki bilgilerin yanlışlıkları üzerine basın açıklaması yaptılar. Demek ki filmlerdeki bilgilere fazla inanmamak gerekiyor. Filmleri bilgi kaynağı edinenlere önemle hatırlatılır.
  • Ölmeyi bekleyen biri, sırf kendi duyguları için başkasının hayatını mahvedebilir. Adamı kendine âşık et, elini kes, AIDS olduğunu hatırla ve adamdan kaç. Madem AIDS olduğunu biliyorsun ve bu ilişkiden bir şey çıkmayacağının farkındasın neden sevdiğin insanın hayatını karartırsın. Şöyle diyelim, 25 yaşına kadar kaç kişiyi kendine âşık etti acaba?
  • Filmin en tartışılması gereken konusu ise aşk ve şehvet arasındaki ilişki olsa gerek. Aşk, şehvetten bağımsız mı? Şehvet olmadan aşk olur mu? Şehvet için zaten aşka gerek olmadığını biliyoruz. Bar çıkışlarındaki tek gecelik ilişkilerden bunu biliyoruz. Kahramanlarımız ölesiye birbirine âşık ve birbirlerini arzuluyorlar; ama birbirine dokunmuyorlar. Demek ki her şey cinsellik değilmiş. Âşık, şehvet kurbanı olmayabiliyor. Şehvet olmadan da aşk yaşanabiliyor.

Bar aşklarının bizim için bir gerçekliği ve samimiyeti yok. Halk içinde bir gerçekliği olmadığı da ortadadır zaten. Her ne kadar filmlerle böyle moda oluşturulsa da kalıcılığı ve belirleyiciliği zordur. Sokaktaki insanların duygularını ve yaşamlarını beyaz perdeye yansıtmayan filmlerin varlığı su üzerindeki köpüktür. Romantizm barda ve yatakta yaşanan bir duygu değildir. Böyle anlamlı ve yüreklere temas eden bir duyguyu içki şişeleri arasında sempatikleştirmek, bu topluma yabancı olmanın bir göstergesidir. Kendi yaşam biçimlerini topluma dayatmanın doğru bir sanat anlayışı olmadığının, tarihe gömülen filmlerden anlaşılması gerekmektedir.

Aşk, sevgili hayatta iken incir reçeli yemeyip öldükten sonra yemek değildir. Aşk, kişilerin kendine özgü olan özelliklerini ortadan kaldırmaz. Aşk, duygu bağının getirdiği saygıdan oluşan ortak bir yaşam alanı oluşturmaktır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.