“İnsanlık tarihi boyunca, insanoğlu; hayatta kalabilmek için, her birinsanın farklı iş ve mesleklerle uğraşıp,ayakta kalma mücadelesi verdiği bilinmektedir. İlk İnsan ve İlk Peygamber olan Âdem (a.s) babamızın çiftçilikle uğraştığı rivayetlerinin yanı sıra; daha sonra gelen her bir peygamberin de, farklı iş ve meslek sahibi oldukları rivayet edilmektedir. Ne ki, dünya hayatındaki iş ve meslekler; insanın insan-ı kâmil olması için yeterli olmamış, ancak bunun yolunun takva ve erdemlikten geçtiğinin hakikati, hep ön planda tutulmuştur…”

                                Tabi ki peygamberler (hepsine selam olsun), istisna olarak; söz konusu misallerin dışındadır. Ancak, onların daha ağır görev ve vazifelerinin olduğunu da unutmamalıyız… Onlara tevdi edilen ilahi görev olan Risalet vazifesinin yanında; aile reisi olmaları, babalık görevleri, iş hayatı ve diğer insanlarla ilgilenmeleri ise başlı başına zaten ağır bir yük olmuştur onların omuzlarında… Şurasını hiçbir zaman ve asla unutmamak gerektiğini bilmeliyiz: İnsanı değerli kılan onun mesleği, kariyeri, elit çevresi, makamı ve oturduğu mevki ve muhiti değildir. Tam aksine, insanı değerli kılan; onun inancı, erdemliği, ahlakı,insanlarla olan iyi münasebeti ve takvasıdır. Dünyadaki iş ve meslekler, insan yaşamı için birer araç mesabesinde olup hepsi geçicidirler!

                                Fakat ne acı bir olaydır ki, günümüzün modern dünyasında, birçok çevre ve muhitte; insanların,daha doğrusu Müslüman kesimlerin birçoğunun, hala iş ve mesleklerine göre birbirleriyle muamele ettiklerine şahit olmaktayız. Mesele birçok yerde, âcizane olarak tanıklık ettiğimiz üzücü olaylardan birisi de; bazı vesilelerle bir araya gelen insanların, tanışma faslında, herkesin ismini ve mesleğini söylemesi; iş ve meslekleri resmi veya özel sektörlealakası olmayanlara, farklı davranıldığını görmüşüzdür. Bu aslında acizlikten öte bir şey ifade etmez.

                                Sahabe-i Kiram ’ın en faziletlisi olarak kabul edilen, Hz. Ebu Bekir (r.a) ve diğer Sahabelerin; hiç birisinin cebinde, günümüzdeki gibi diploması veya doktora tezleri yoktu. Ancak, sonra ki gelen Müslümanların; Kur’an ve Sünneti onların vesilesiyle öğrendiklerini hiç kimse inkâr edemez. Yüzlerce talebe ve kendi seviyelerinde öğrenci yetiştiren, Mutlak müçtehitler bile; her birinin farklı iş ve meslek sahibi olduklarını bilmekteyiz. Ama, ailelerini geçindirmek için uğraştıkları iş ve meslekleri; onları ilim öğrenmekten, talebe yetiştirmekten ve İslami eseler yazmaktan asla alıkoyamamıştır.

                                “Mesela; İmam-ı Azam ’ın dokumacı, İmam Ahmed bin Amr’ın kunduracı, İmam Kerrabisi’nin patiska ve iç çamaşırlar satması, Kaffal’ın kilit yapıcısı, İbn-i Kutlubigah’ın terzi, İmam Cessas’ın tuğla imalatçısı; Sayladani’nin aktar, Hulvani’nin tatlıcı, büyük âlimlerden Dakkak’ın uncu, İmam Sabuni’nin sabuncu, Na’ali’nin nalıncı, Bakkali’nin bakkal, meşhur İmam kudur ve daha birçoklarının birer iş ve sanat sahibi olması; (M. Çelik. İslami hareket fıkhı, c.5.sh:204) onları, İslam’a ve Müslümanlara hizmet etme yolundan asla alıkoymamıştır… Ve her biri hem kendi dönemlerinin ve artlarından gelen Müslüman toplumları için; örnek teşkil edecek birer şahsiyet olmuşlardır…

                                Ne yazık ki, günümüz dünyasında; özellikle İslami kesim arasında görülen, iş ve mesleğe göre, karşısındaki insana muamele ve iltifat gösterme alışkanlığı; “Nasreddin Hoca’nın (Allah rahmet eylesin): “Eskimiş kürküyle gittiği mecliste iltifat görmediğini anlayınca, geri dönüp yeni kürkünü giyip döndüğünde en baş tarafa oturulduğunda; onun: madem iltifat kürke imiş, kaşığı kürküne uzatıp ye kürküm ye diye ince bir noktaya temas ettiği uyarısından; hepimizin çok ders çıkarması gerektiğini düşünmekteyiz.

                                Her birimizin birer doktor; mühendis, Akademisyen, Mütefekkir, yazar, Âlim, öğretmen veya üst düzey yönetici olmamız, bize değer kazandırmayacağı gibi; Çöpçü, Şoför, Çoban, Bekçi, inşaatçı, düz işçi olmamızda da bizi değersiz kılmaz, kılamaz kılmamalıdır. İnsanı insan yapan, onun şahsiyet sahibi ve iyi meziyetlere sahip olmasıdır. Kişi, Prof. Olup da hakkı hakikati bilmemişse, sahip olduğu unvanı onu ne kadar değerli kılar ki? Peki, ya sıradan bir her hangi Müslüman bir insanın; hakkın ve hakikatin savunucusu olması onu ne kadar değerli kıldığınıdüşünebiliyor muyuz? Bir Bilal-i Habeşi (r.a) ile Ümmeye b. Halef’i düşünelim. Biri imanlı bir köle, diğeriise Mekke’nin ulularından ve sözü geçer liderlerinden. Hangisi sınıfı geçti? Elbette ki Bilal (r.a) Şunu demeye gayret ediyoruz sadece: “Gelin karşımızdaki insanla, adı sanı ne olursa olsun; ya Müslüman kardeşimizdir, ya da değilse bir insandır; hiç kimseyle, iş ve mesleğine göre muamele etmeyelim. Ne bilirsin: “Belki o temizlenecek, yahut öğüt alacak da o öğüt ona fayda verecek.” (Abese/3) Selam ve dua ile. 08 Ekim 2018.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.